20 Aralık 2008 Cumartesi

Mevlâna Hz. - Güncel...

Cep telefonumun sesiyle uyandım. Uyku- uyanıklık arası ilk aklımdan geçen:
'Bu saatte kim arar?' oldu.
Cevapsız çağrı 1
Arayanın kimliğine baktım:
"hacer avea"

Saate göz gezdirdim, 01.48 ...
O akşam geri döneceğini sanıyordum, birkaç gündür Konya' daydı Mevlâna Hz. nin ziyareti, etkinliklere katılma, o mânevi havayı soluma niyetiyle...

-Bak, şu anda Mevlâna Hz. nin türbesinde, dışarıdayız.Hava soğuk, kimsenin umrunda değil... Şeb-i Arûz töreni sonrası İran' dan bir kafile,Hz. Mevlâna' nın âşıklarından, dinle bak...diyor.

Yalnızca vurmalı sazlar ve ses...
Uzak diyarlara gidiyorum müziğin ritmiyle, bir kez daha, orada olmayı diliyorum.
Oksijen açlığı çeken bir insanın soluduğu nefes, susuzluktan kavrulmuş bir yolcunun suya sarılışı gibi bırakıveriyorum kendimi, gözlerim kapalı...
O sessiz, ben sessiz... Uzak mekânlarda aynı duyguyu yaşıyoruz.

O akşam televizyondan izlemişim törenleri...
Hacer, son akşamki gösteriye izleyici olarak katılmak istediğinde; kalabalık olur, konuşmalar da çok olur. Başka gecelerdekinden birini izle... demişler.
O akşam döneceğim memlekete, diyordu.

Bir mahzunluk duygusundayım.İçimde 'cız' eden bir şeyler var. Onunla paylaşmayı çok, pek çok isterdim. Bunu ifade ediyorum.
-Buradasın, diyor. Gönlümde!... Hep benimleydin.
Aklıma şu dizeler geliyor:

Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
Sevmek için güzele mi bakmalı?
Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?
Hırsızlık; para, malmı çalmaktır?
Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
Solması için gülü dalından mı koparmalı?
Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
Öldürmek için silah, hançer mı olmalı?
Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?

Victor Hugo


Bir keresinde de sema gösterisi sırasında arıyor ve o ânın duygusuna ortak ediyor beni de...
Orada olduğu günler boyunca kimi zaman bir Mevlevî tekkesine dâvet edilişini ve buna dair konuşmalar- olanları anlatıyor.
Bir başka gün bakıyorum ki Cemalnur (Sargut) hanımla konser izlemiş. Bir başka gün, Cemalnur hanımın annesi Meşkûre Sargut ile aralarında geçen konuşmaya taşıyor beni...

Aslında kendisi yazsa daha ayrıntılı ve hoş olabilecek belki, unutulmasın bu anılar, çok hoş yaşanmışlıklar var içlerinde diye düşünüp aklımda kalanın da özünü nakletmeye çalışıyorum.

Bir gün, diyor. Bir yerde oturuyorum yine türbe civarında...Yine bir topluluk var, etraf kalabalık, farklı gruplar...
Kimseye yaklaşmamayı düşünüyorum. Sözünü ettiğim toplulukda Kâni Karaca da varmış. Yaman dedenin bir nat-ı şerifini okumasını rica ediyorum. Birisinden, bu isteğimi iletmelerini istiyorum. Sizi efendi hazretlerine götürelim diyorlar. Yok diyorum. Israr ediyorlar. O arada, Kâni Karaca da düz olarak yerine getiriyor ricamı. Ben duygulanıyorum. Ağlıyorum. Bir hanım sarılıyor bu sırada bana.
Bir başkası da lokum ikram ediyor. Almak istemiyorum, ağzıma lokumu atıyor. Tam ağlama sırasında olduğundan mıdır nedir nefes alamıyorum. Beni efendi hazretlerinin yanına götürüyorlar. Su getirin diyor. Suyu içiyorum ama halen nefes alamıyorum.
Bu sırada ben soruyorum:
- Hani onun için bir hareket vardır, diyaframa baskı yapılır. (Heimlich Manevrası) -Bilen yoktu demek ki, diyor. Ben kendim iki büklüm oldum ve elimi diyaframa bastırdım. Zor şer yuttum sanıyorum. Geçmiş olsun gibi birşey söyledi ama normal anlamından farklı bir manevi anlamı var gibiydi söylediği sözün. Raik babaymış ismi. Elimi tutuyor. Başımı omzuna yaslıyorum. Bir 10 dakika kadar birbirimizle karşılıklı bakışıyoruz. Cerrahpaşa hastanesinin karşısındaymış yerleri...
Git bul onları diyor bana...Etkilenmiş Raik baba' dan...


Şimdi aklımda Raik babayı, Tuğrul İnançer'i ve Cemalnur Sargut hanımı bulmak var. Ne zaman bakalım.

Günün nasibi. Cemalnur hanımın bir konuşmasından bölüm. Konuyla ilgili olduğundan ve etkileyici, hoş olduğunu düşündüğümden sizlerle paylaşmak istedim.

Gel, gel daha yakın gel. Bu yol vuruculuk daha ne kadar sürüp gidecek, madem ki sen bensin ben de senim. Artık bu senlik ve benlik nedir? Biz Hakk’ın nuruyuz, Hakk’ın aynasıyız. Şu halde kendi kendimizle, birbirimizle ne diye çelişip duruyoruz? Bir aydınlık bir aydınlıktan neden böyle kaçıyor? Biz hepimiz bütün insanlar tek bir vücut halinde, olgun bir insanın varlığında toplanmış gibiyiz. Fakat neden böyle şaşıyız? Aynı vücudun birer uzvu olduğumuz halde neden zenginler yoksulları böyle hor görürler? Aynı vücutta bulunan sağ el ne diye sol elini hor görür? Her ikisi de madem senin elindir, aynı tende uğurlu ne demek uğursuz ne demek? Biz hepimiz, bütün insanlar hakikatte tek bir cevheriz. Aklımız da bir başımız da bir. Fakat kambur felek yüzünden biri iki görür olmuşuz. Haydi şu benlikten kurtul, herkesle anlaş, herkesle hoş geçin. Sen kendinde kaldıkça bir habbesin, bir zerresin. Fakat herkesle birleştin mi bir ummansın, bir madensin. Bütün insanlarda aynı ruh vardır. Fakat bedenler, tenler yüzbinlercedir. Nitekim Efendim önce teşekkürler ediyorum beni davet ettiğiniz için.

Önce “hiç” kelimesi üzerinde durmak istiyorum. Hiç çok önemli bir mefhumdur. Aslında hiçlik herşey demektir. Biz o hiç olamadık. Bir hikayeyle anlatmak istiyorum hiçlik konusundaki manayı… Bir arifi billah bir kaymakamın huzuruna gelmiş. O da çok dolu, kaymakam da henüz gelmemiş. Adamcağız da oturmuş, ibadetine dalmış. O sırada içeri kaymakam girmiş, herkes ayağa kalkmış. Bizim arif güzel gönüllü bir derviş; tanımadığı için kalkmamış ayağa. Kaymakam son derece sinirli;
- Kalk, demiş; ne biçim adamsın sen
- Efendim özür dilerim tanımadım ben, demiş.
- Ben kaymakamım işte, demiş adam.

Ay afedersiniz, demiş; peki sonra?
Adam biraz gaza gelmiş
- Sonra belki vekil filan olurum, demiş.
- Peki efendim sonra?
- Başbakan olabilirim. Kalk onun için
- Sonra, demiş
- Cumhurbaşkanı da olabilirim, demiş.
- Sonra efendim?
Adam o kadar hoşlanmış ki Cumhurbaşkanı olma fikrinden;
Daha ne olabilir...
- Sonra hiç demiş.
Derviş demiş ki,
- Ben o hiçim işte, onun için kalkmadım ayağa efendim…

Gerçekten insanın hiç olması, içinde her şeyi toplaması demektir. Hz. Mevlânâ, eğer kendini görebilseydik, ‘Hürüm ben’ diyor. Hürüm çünkü Allah’ıma aşığım. Ben insanın kulu değilim, ben politikacının da kölesi değilim, ben torpil yapanın da kulu değilim. Ben hürüm, benim ilişkim Allah’ladır. İşte gerçek tasavvuf, yani Mevlânâ’nın bize öğretmeye çalıştığı şey yalnız Allah’la ilişki kurmak, insanın kölesi olmaktan ya da aşırı insani arzuların kölesi olmaktan insanı kurtarmaktır. Tasavvufu hocam şöyle tarif ediyorlar, inanıyorum ki çok hoşunuza gidecek; Mevlâna’yı tanımadan onun yolunu bilmek açısından bu tarifi vermek istiyorum.

Tasavvufu anlatırken üç tip gözlük vardır diyor hocam Birincisi sadece yakını görür, yani bu âlemle meşguldür, bu dünyayla uğraşır. İşte politikacıların taktığı gözlük böyle bir gözlüktür. Öbür âlemle, Allah’la pek ilişkileri yoktur. O zaman genellikle bu gözlüğe şaşı göz denir, biri iki gösterir. Yani insanları Allahtan ayrı kuvvet-i kudret sahibi gösterir.
Bir de ikinci tip insan vardır uçar. Hep öbür âlemle meşguldür, uzağı görendir. Onlar dünyanın gerçeklerinden bihaberdirler.
Bir de üçüncü tip vardır. Aynı anda yakını görürken uzağı da görür, uzağı görürken yakını da görür. Bu da şu demektir ki, burada işini yapar ama acaba Allahıma karşı bu işi yaparken mesuliyetim kalktı mı, haram işliyor muyum, der. İşte bu gözlük tasavvuf gözlüğüdür. O halde tasavvuf her şeyin iç yüzünü, hakikatini, manasını gösteren bir gözlüktür.
Mevlâna bu bakış açısından bize Allah yolunu öğretmiş. O da namaz kılıyor, ama onun namaz kılışı pek bizim gibi değil. O manâyı bilerek kılıyor. Allahın önünde eğilmekten zevk alıyor. O diyor ki; hamamın içindeyken üzerinde eğer kıyafetin yokken bu Mevlânâ’nın müridi, bu Mevlevi diyorlarsa sen gerçek Mevlevi’sin.
Yoksa kıyafetle beş para etmezsin.
O halde iş kılık ve kıyafette değildir. İş gönüldedir. O gönülde Allah varsa insan baştan aşağı Allahın manası kesilir. Orada tolerans kalkar, hoşgörü başlar. Toleransla hoşgörü çok farklı iki kavramdır. Batı âlemi, bizim aydınlar dediğimiz zümre tolere ederler. Kendileri derler ki; ben bir eğitim gördüm, demek ki bazı şeyleri güzel görmeye çalışmalıyım. Birine kızar da, terbiyesizlik etmemek için cevap vermez. Halbuki tasavvuf ehlinin hoşgörüsü böyle değildir. Onlar herkesi ve her şeyi severler. Onlar her şeyi ve her mahluku yaradılmışın bir parçası olduğu için severler. O zaman derler ki; her şey bir vücudun parçasıdır. O zaman ayrı gayrı yok.


Gel her ne isen gel bin tövbeden dönsen yine gel…
Çok eleştirilen bir sözü bu Hz. Mevlânâ’nın, belki siz eleştirildiğini duymamışsınızdır bile. Ama İslâm âlemi bu sözü çok eleştiriyor, ne demek diyor suçluda mı gelsin? Gelsin tabii, bu sözü Kur’an’a dayanarak söylemiştir Hz. Mevlânâ. Çünkü Allah diyor ki Kur’an-ı Kerimde, öldüğü ana kadar tövbe kapısı açıktır. Ben o kadar kuvvetli bir affediciyim ki, insanı her günahından affedebilirim. Yeter ki tövbe etsin, yeter ki bana yanaşsın, yeter ki her şeyin benden olduğunu idrak etsin.
Mevlâna bir aşk sultanıdır. Biliyorsunuz babası sultanü’l-ulemâ peygamberin taktığı isimle ariflerin sultanının peşine takılmış, küçük yaşta Kâbe’ye gitmiş, haccını eda etmiş ve Konya’ya gelmiş. Konya’ya geldiğinde Burhani Tırmizi ve babası gibi iki muazzam öğretmeni var. Her şeyi biliyor Mevlânâ, her şeyi…
Fıkıh biliyor, kimya biliyor, fizik biliyor… Daha sonra Mesnevi okurken ben acizane onun kimya bilgisini aldım açık seyrettim. Fiziği öyle, matematiği öyle, her şeyi biliyor. Bugün bilinen kimyayı da biliyor işin enteresan tarafı. Çünkü yaradılmışı seyrediyor ve yaradanı görüyor. Peki bu kadar her şeyi bilen bir insanın bir öğretmene mi ihtiyacı var?
Evet Mevlânâ Şems gelene kadar Selçuk Üniversitesi’nin rektörü, her şeyi bilen çok yüce bir sultan… Ama bir Şems geldi, Şems ona bütün bildiklerinin hakikatini gösterdi. Şems ona Allahın peygamberinin aşkını ve vericiliğini öğretti ve Mevlâna’ya Şems’ten sonra şöyle sordular:
Sen zaten her şeyi biliyordun, Şems sana ne yaptı? Verdiği cevap olağanüstü. Dedi ki Mevlânâ;
- Evet ama Şems gelene kadar ben bir lokma çorba içip doyuyordum. Şems’ten sonra
dünyada bir tek aç varsa onu ciğerimde hissettim ve doymadım. Belki üstüme bir hırka alıp üşümekten vazgeçebiliyordum ama bir tek kişi varsa Şems’ten sonra üşüyen dünyada, ben onu içimde hissettim. Şems bana yaradılmışın içyüzünü ve hakikatini gösterdi.
Şems bana bütün dünyanın bir Karagöz perdesi olduğunu öğretti. Karagöz perdesinde biliyorsunuz bir tek elden oynatılır oyun. Ama yüzlerce şahıs vardır; beberuhiler, güzel kızlar, cadılar… Biz onlara takılır kalırız, cadıya kızarız, güzel çocukla kız birleşsin isteriz. Ama bittikten sonra oyun bir bakarız ki hepsini bir tek kişi oynatmış. Ses bir tek kişinin, el bir tek kişinin. Bu âlem de bir Karagöz perdesidir dedi Şems, sakın takılıp kalma. Bütün gördüğün farklı mezhepler, Allah’ın farklı bir isminin tecellisidir. Onun yazdığı senaryo üzerine oynarlar. Bu hakikati öğrendikten sonra Mevlânâ, yaradılmışı severim yaradandan ötürü dedi. Tıpkı Yunus Emre gibi… O Mesnevi’yi yazdı. O Şems’in ölümünden sonra çok yok oldu. Mürşidim öldü dedi, hocam gitti dedi. Ama Mesneviyi yazdı. Mesnevi Dinle! diye başlar, Neden “Dinle” neden “Bismillah” diye başlamaz? O devrin bütün dini kitapları “Bismillahi rahmanir rahim” derken, Mevlânâ kuralları yıkmıştır. Ben acizane diyorum ki; Tasavvufta devrim yapmış herkes hakiki mutasavvıftır. Peygamber de devrim yapmıştır, Mevlâna da devrim yapmıştır. Yaptığı devrim şudur: O içinden geldiği gibi konuşmuş. Allah’ını hiçbir gıllıgışa takılmadan içinden geldiği gibi anlatmış. Allah’ını içinden geldiği gibi anlatmış. “Bişnev” demiş. “Dinle” sonra dönmüş demiş ki; “Oku” diye başlayan bir Kur’an’ımız var bizim. Kur’an biliyorsunuz “Oku” diye başlıyor. İlk ayet “Oku”, oku ne bulursan oku… Öğren, eğitim yap. Şimdi İslâm dini kızları okutmadığı zaman biz gerçek Müslüman olabiliyor muyuz? Oku diye başlayan bir kitabın evlatlarıyız. Olabiliyor muyuz ki imkan yok. Peki diyor Mevlâna, oku diye başlayan bir kitabı nasıl anlatabilirim? “Dinle” diye anlatabilirim ve bunu derken de bişnev diyor… Çünkü Farsça’da bişnev, dinle demektir. ‘Bişnev’in başında “B” vardır, ‘Bismillah’ın başında da “B” vardır. Ve sonra diyor ki, ‘bir ayağımla şeriatta sabit diğer ayağımla 72 milletle beraberim ben’, bir ayağımla İslâm’da sabit, diğer ayağımla bütün dinlerin emrindeyim ben.
Sonra diyor ki, bir Müslüman Müslüman olmak için mutlaka çok iyi bir Musevi ve çok iyi bir Hristiyan olmak zorundadır. Yani bütün dinler İslâm’ın içinde kaynaşmıştır. İslâm hiçbir dini reddedemez, İslâm hiç bir dinden de ayrı değildir.

Bunları bize öğrettikten sonra Mesnevide inanılmaz basit hikayelerle bizi Allah’a götürüyor. Bir kere kendini beğenen insanı yerle bir ediyor. Diyor ki, at idrarını yapmış üzerine bir saman çöpü koymuş, üzerine de bir sinek oturmuş; var mı benim gibi kaptan-ı derya diye geziyor.

Bu dünyada kendini beğenen kişi aynen böyledir. Başka bir hikâyesinde kendini beğenen, kendini âlim sanan, bütün herkesi eleştiren insanı şöyle gülünç bir duruma düşürüyor Mesnevi’de:
Adamın biri sağırmış. Komşusunu ziyarete gitmiş. Sağır adam komşusunu ziyarete gidip ne yapabilir? Komşu hasta, hastayı ziyaret edecek peygamberin hadisi var. Demiş ki içinden sorarım, nasılsınız efendim derim? O da mutlaka Müslüman değil mi iyiyim der, ben de maşallah derim, ne yediniz derim, sizi kim iyi etti derim dönerim. Gitmiş ama adam çok hastaymış.
- “Nasılsınız” diye sormuş.
- “Ölüyorum” demiş adam.
- “Oh oh maşallah” demiş,
- “Peki siz ne yediniz de iyi oldunuz” diye sormuş.
Adam çok kızmış tabi
- “Zehir” demiş.
- “Ne birebir çözümdür efendim” demiş.
- “Peki sizi kim iyi etti?”
Adam iyice sinirlenmiş
- “Azrail” demiş.
- “Aman ne iyi bir doktor seçmişsiniz” diye cevap vermiş diğeri.
Ve çok iyi vazife yaptığına inanarak çıkmış oradan. Mevlâna diyor ki, etrafımızdaki insanların, çok aşırı taassup olanlar ya da Ateistler bu sağır adam gibidir, ezelden kulakları mühürlenmiştir. Bunlarla niçin uğraşıyoruz? Onlar da sizin söylediklerinizi anlamıyorlar onun için abuk sabuk konuşuyorlar. O zaman dünyada kendimizden başka eleştirilecek hiçbir şey yoktur, bizim kendi sağırlığımızı yenmemiz lazım.

Başka bir yerinde hikayesinin bazen acıların insana ne büyük lütuf olduğunu anlatır. Tıpkı Meryem Sûresi’nde olduğu gibi… Meryem Sûresi’nde Kur’an Hz. Meryem’in İsa’yı doğururken duyduğu acıyla hurma ağacına yanaştığını ve hurmayı dirilttiğini anlatır. Mevlânâ da herkesin anlayacağı dilde şöyle anlatır bunu,. Adamın biri ağacın altında yatıyormuş. Ağzına bir yılan girmiş. Bir atlı gelmiş, uyuyan adama yılan zarar vermesin diye çekmeye çalışmış ama adam yılanı yutmuş. Küçücük bir yılan içine gitmiş. Atlı ne yapsın, siz olsanız ne yapardınız? Eline bir kırbaç almış ve
- Kalk, demiş. Kalk.
Başlamış dövmeye adamı. Uyuyan adam birden dövülmeye başlayınca fırlamış,
- Sen hain misin gaddar mısın şurada uyuyordum, demiş.
Ama dayak korkusuna tabi ki kalkmış
- Ne yapayım, demiş;
- Buradaki bütün ham elmaları ye, demiş.
- Niye, demiş adam.
- Ye, demiş.
Yemeye başlamış sonra da bolca su içirmiş. Adam ham elma üstüne de suyu içince çıkartmış; yılanı görünce korkmuş. Demiş ki
- Allah senden razı olsun, niye söylemedin yılan yutmuş olduğumu?
- Söyleseydim korkudan ölürdün demiş.
Mevlâna diyor ki, içimizde yılan huylar vardır. Allah bazen küçücük darbelerle, bazen ham elmalar yedirerek, bazen bizi fazlaca koşturarak içimizdeki bize zarar veren yılan huyları dışarı çıkartır. Bunun için bu dünyada acılar ve sıkıntılar insan için çok faydalıdır. Değil mi ki doğum, sancıyla olur, sancısız bir doğum gördünüz mü diyor Mevlânâ. Hatta anne bağırmaz mı sancımı arttır doktor, arttır ki bir an önce çocuğumu kucağıma alayım. İşte mana çocukları da sıkıntılarla dünyaya gelirler ve daha sonra Mesnevi’si böylece hikâyelerle dolmuştur.


NOT: Fotoğraf için Metin Kasım Bey'e ve eşine http://esradan.blogspot.com/ teşekkürler.

2 yorum:

nazardeymesin07 dedi ki...

canım yüreği güzel arkadaşım öyle güzel anlatmışsınki çok duygulanarak okudum satırları hemen Mevlana türbesine ziyarete gitmek geldi içimden bu saatte yüreğine sağlık. güzel yorumun içinde çok teşekkür ederim.

gonuldeneledokulenler dedi ki...

Gel, gel daha yakın gel. Bu yol vuruculuk daha ne kadar sürüp gidecek, madem ki sen bensin ben de senim. Artık bu senlik ve benlik nedir? Biz Hakk’ın nuruyuz, Hakk’ın aynasıyız. Şu halde kendi kendimizle, birbirimizle ne diye çelişip duruyoruz? Bir aydınlık bir aydınlıktan neden böyle kaçıyor? Biz hepimiz bütün insanlar tek bir vücut halinde, olgun bir insanın varlığında toplanmış gibiyiz. Fakat neden böyle şaşıyız? Aynı vücudun birer uzvu olduğumuz halde neden zenginler yoksulları böyle hor görürler? Aynı vücutta bulunan sağ el ne diye sol elini hor görür? Her ikisi de madem senin elindir, aynı tende uğurlu ne demek uğursuz ne demek? Biz hepimiz, bütün insanlar hakikatte tek bir cevheriz. Aklımız da bir başımız da bir. Fakat kambur felek yüzünden biri iki görür olmuşuz. Haydi şu benlikten kurtul, herkesle anlaş, herkesle hoş geçin. Sen kendinde kaldıkça bir habbesin, bir zerresin. Fakat herkesle birleştin mi bir ummansın, bir madensin. Bütün insanlarda aynı ruh vardır. Fakat bedenler, tenler yüzbinlercedir.


******************
bunun uzerine ne denilebilirki???
sevgiler...