24 Temmuz 2009 Cuma

İnsanın dört mevsimi...


İnsanlar Hakkında Hüküm Verirken
Bilgeliğine şüphe duyulmayan bir adam çocukların hayat boyu sürecek bir ders vermek istiyordu. Oğullarının öncelikle insanlar ve hayatta hemen her konuda çabuk hüküm ve karar vermenin yanlışlığını öğretmek istiyordu. Bir gün dört oğlunu yanına çağırdı. En büyük oğluna, ülke dışına kış mevsiminde çıkıp bir mango ağacını görüp incelemesini istedi.
Daha küçük oğluna bahar mevsiminde yolculuğa çıkıp bir mango ağacını görüp incelemesini istedi.
Üçüncü sırdaki büyük oğluna da yaz mevsiminde yola çıkıp göreceği mango ağacını iyice incelemesini istedi.
Oğullarının en küçüğüne ise sonbaharda yolculuğa çıkıp göreceği mango ağacını incelemesini söyledi.
Mevsimler geldi geçti ve bütün oğulları yolculuklarını tamamladılar. Bilge baba bütün çocuklarını yanına çağırdı ve:
- Haydi, şimdi de görüp incelediğiniz mango ağacının özelliklerini bana anlatın, dedi. Kışın yolculuğa çıkan en büyük oğlu:
- Baba, ağaç sanki yanmış, kuru bir kütük gibiydi. Ondan daha küçük olan, bahar mevsiminde yolculuğa çıkan oğul söze başladı ve:
-Ağabeyim dediği yanlış, ağacın yemyeşil yaprakları her tarafını sarmıştı, dedi. Üçüncü sıradaki oğul ise ağabeylerine itiraz ederek,
- Sizin söylediğiniz gibi değildi, dedi, ağaç gül gibi güzel çiçeklerle donanmıştı. Sıra en küçüğüne gelmişti, o bütün ağabeylerine itiraz etti ve: - Siz hepiniz ne gördünüz bilmiyorsunuz, ağacın meyveleri vardı, ben tattım, tadı armudun tadına benziyordu, ağaçta armut ağacına benziyordu, dedi.
Şimdi konuşma sırası bilge babaya gelmişti. Bilge baba konuşmaya başladı ve şöyle dedi:

-Oğullarım, aslında hepiniz doğru söylüyorsunuz. Çünkü ağacı ayrı mevsimlerde gördünüz. İşte size hayat boyu aklınızda bulunması için öğüdümü vermek istiyorum:
İnsanların hal ve tutum ve davranışları hakkında hüküm verirken, o insanların her mevsimini, her yönünü bilip bilmediğinizden iyice emin olduktan sonra karar verin!..
*

Sevdiğim bir yazıdan alıntı ile başladım.
Mevsimler...Anlık ve günlük değişen havamız...
Yaşadıkça daha da çok değişse de, hava şartlarındaki değişime daha 'şerbetli' oluyor insan, deyim yerindeyse...
Bağışıklık kazanıyor da diyebiliriz belki...
Şartlı reflekslerle davranmamayı da öğreniyorsunuz. Her zaman görünenin, göründüğü gibi olmadığını da...
Altyapısını anlamaya çalışmayı, parçadan bütüne varabilmeyi, bir noktada takılı kalmamayı...
Beklentisiz olmayı, daha doğrusu kuldan bir şey beklemeden, sunabileceğinizi sunup çekilmeyi...
Kimi zaman sunum yapmamayı...Öğrenmiştik ya hani; 'Bir şey ancak değerini bilenin yanında kıymetlidir.'

Bu yoldan geçmiştim.. dediğiniz olmuştur hayatınızda değil mi?
O yoldan defalarca, farklı mevsimlerinizde geçtiğiniz??
Sular seller gibi öğrendiğinizi sanırsınız oysa ki yaşamın içinde sizi şaşırtabilecek değişkenler her zaman mevcut olabilecektir.
İşte o zaman, bildiğimi zannettiğim şeyleri yeniden gözden geçiririm, yeni bilgiler, tecrübeler ışığında..
İzlerim,sabırla izlemek çok geliştirir insanı...
Zaman, insanın pek çok sivri köşesini törpülüyor. Törpülenemeyenler de var olabilir, mümkündür.

Çevremdeki her şeye sevgiyle, hoşgörüyle bakabilme öğretisinin basamaklarını tâlim ediyorum bir süredir; eşyanın bile canlı olduğunu ve özen göstermeye değer olduğunu...
Ağacı, çiçeği, eşyası, böceği... O' nu anan her şeye, çok düşünerek davranmayı...
Yüreği 'saf' laştırma, arındırabilmeyi ve o zaman yürek sesini dinlemeyi...
Hatâlarımı dahi anlayışla karşılayıp, elimden geldiğince düzeltme çabası içinde olabilmeyi...
Kendimi hazır hissetmediğimde bekleyebilmeyi...
....
'Zuhurat' denilen şeyi öğrenmeye çalışıyorum şu sıralar...
Bildiğimi zannettiklerimi hayatıma olabildiğince uygulamaya çalışır ve bunu kendimi kasmadan yapmaya çalışırken, zamanı geldiğinde 'Suyun yolunu bulduğunu' farkedebilmek şaşırtıyor insanı...
Bir şeyi bilmek, eşit değildir yapabilmek... derim sıklıkla.
'Ustanın evi yıkık, terzinin eteği sökük olur.' demezlerdi, öyle olmasaydı.
'Hayat, siz onu planlarken başınızdan gelip geçenlerdir.' diye bir söz kalmış aklımda.
Planladığımız gibi olan şeyler vardır kimi zaman ya da biz öyle zannederiz.
Belki de herkesin önceliklerine göre gerçekleşiyor yaşadıkları..
..
Bu konu uzar. Henüz düşüncelerim yeterince netleşmiş değil.Öğreniyorum yaşayıp, gördükçe...
Yazmak, bir konudaki düşüncelere nokta koymak belki...Düşünceler gelişime açık, değişebiliyor.
Değişik anlarımda kendimi anlamaya çalışıyorum
Bakalım bu yazdıklarıma neler ekleyebilirim zaman içerisinde...
Zuhurat denilen şey, anlık gelişmelere göre belirlemelerde bulunmak diye anlamlandırılabilir benim açımdan...
Sözlük anlamı;
Gerçekleşeceği düşünülmeyen, hesapta olmayan, umulmadık, olağan dışı olgular.
Hani bir program oluşturmaya, birileriyle toplanıp bir yerlere gitmeye çalışırsınız kimi zaman da.. olmaz.. Ya un yoktur, ya şeker ya da yağ misâli helva yapamazsınız hani...
Kimi zaman da düşünüp ilk adımı atarsınız ve ondan sonra kendiliğinden, çorap söküğü gibi gelir diğerleri...Bir adım, bir diğerini getirir ardına.. Siz de şaşırırsınız nerelere geldiğinize...
...
Âna ait duygu ve düşüncelerime burada ara veriyorum. Başka bir zaman ne eklenir bu düşüncelere kim bilir?
Kendime ve beni çok yakından tanıyanlara karşı yazarım, dolayısıyla bu notları anlamlandıramayan arkadaşlar lütfen hoşgörsünler.
Benimkisi yaşarken kendini tanıyıp anlamaya çalışmak ya da kendini tanıyıp anlamaya çalışırken yaşamak...
Bunlar da yola döktüğüm çakıl taşları... : )

Sevgiyle...
Hayat

Kânun sevdâmı bir kısmınız bilir.Yine depreşti. Kanunumun akordunun yapılması gerekiyor. Kendim yapabiliyorum ama benden daha eli yatkın birine vereceğim bu kez, bir ara...Özledim inanın.
Çok sevdiğim bir saz eseri:
Hicaz hümâyun peşrev- Veli Dede' den
Yorumlayan Piano ile Hilâl Çalıkoğlu

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Günlük çorbası : )


İlk aklıma gelen bu başlık oldu:
Günlük Çorbası...
Târif mi, derhâl efendim, ne demek...!
Bir tutam yol hikâyesi, bir ölçek ordan- burdan baharatı, yarım demet lâf lâfı açar otu, çocuklardan masallar, konu- komşudan kısa haberler.. ah...! Olmazsa olmaz:
Bir tutam sevgi tozu...!
Başlayalım mı? ;-)

Geçtiğimiz hafta, akşam, iş dönüşü... Mekân; belediye otobüsü... : )
Toplu taşımacılığın kurallarına iyi uyum sağladığım söylenemez. Çoğu kez, son anda çantamdan araba anahtarı çıkardığım gibi, bildiğimiz akbil denilen e- biletlerin aparatını çıkarıyorum.
Otobüse binip, yakındaki bir koltuğa oturuyorum. bu arada çantamı karıştırmaya başladım bile...
Karşılıklı oluyor bir kısım otobüslerde koltuk yerleşimleri...İkiye iki...
Yol yönünde ve tersine yerleştirilmiş koltuklar...
Karşımda kırk yaş civarı bir bey ve ergenlik yaşlarında oğlu var.
Elindeki akbili benim yerime basmak için harekete geçiyor.
-Durun, diyorum. Bozuk para arıyorum.
-Olsun, diyor. Siz de ihtiyacı olan birinin yerine basarsınız başka sefer.
Gülümsüyorum. Bu söz bana tanıdık geliyor.
İnanın, yaptıklarımız daha dünyada iken çok kez karşımıza geliveriyor.
Çıkardığım miktarı uzatıp, bir eşantiyon kalem ekliyorum.
-Bu da benim size hediyem olsun. Eczaneye geliyor eşantiyon olarak...
Çocuğun adını soruyorum.
-Otistik.. diye söze başlıyor babası. İsmi, Fatih.
-Farkettim, diyorum. Yalnızca iletişim kurmaya çalışıyorum.
Karşılıklı göz temasları ve gülümsemelerle başlıyoruz önce..
Elimi uzatıyorum, utangaç bir gülümsemeyle başını pencere yönüne çeviriyor.
İlgiden ve sevgiden memnun. Utangaçlığını yeniyor sonraki seferlerde.
Birkaç kez el ele tutuşuyoruz. Memnun, gülümsüyor, sonra yine başını utangaç bir edâyla çeviriveriyor.
-Mânevî sigortamız.. diye söz ediyor babası ondan. dışarı gezmeye çıkarmış, biraz uzaklara gitmişler. Çevreye, insan ilişkilerine alışmasını sağlamaya çalıştığını söylüyor.
Sevgiyle dopdolu yaklaşımı, şefkati hareketlerinde gâyet net görünüyor.
İnecekleri zaman vedâlaşıyoruz. Bakışlarımla izliyorum.
Babası, yakınında olmasını sağlamaya çalışıyor.
Fatih, babasından geride kalıyor. Bakışlarıyla otobüsü tarıyor.
Göz göze geliyoruz. Sevinçle gülümseyip el sallıyor. Karşılık veriyorum.
Otistikmiş... Ne hâllere gelmişiz ey, zihinsel ve bedensel faaaliyetleri muntazam işleyişinde olan insanlar...derken; yanılıyor muyum acaba?
*
Bir başka akşam, yine otobüsteyim.
Yanımda oturan genç kızın başında kasketvâri bir şapka var. Uzunca, düz saçlarıyla örtülü yüzü... Uyuyor görüntüsünde, hareketsiz.
Otobüsün ortalarında, yüzüm yola dönükken sol ön koltuklardayız. Ben, onun sağındayım.
Yollarda geçen vakitlere acıyor ve değerlendirmeye çalışıyorum çoğu kez.
Okumak, düşünmek- günü değerlendirip yapılacakları sıraya koymak, kendim araba kullanıyorsam kulaklık takılı iken telefon görüşmelerimin bir kısmını yapmak, vs...
O sırada telefonda tetris oynuyor ve içimden 'Allah' ismini tekrarlıyorum.
Tetris benim için el ve zihin zimnastiği demek... : )
Ayakta da 20 li yaşlarda bir genç, elinde Kur'an-ı Kerim' den bir cüz, tempolu şekilde ama sessiz okuyor.Ne okuduğunu anlamaya çalışıyorum.
Genç kız birden huzursuz bir hareketle kalkmaya davranıyor, düşürdüğü bir eşyasına aynı anda eğiliyoruz, elim şapkasına çarpıyor, şapka düşüyor.
Bütün bunlar çok hızlı gerçekleşiyor.
Genç kız, sert bir hareketle 'Çekil be! ' diyerek beni itiyor, telâşlı bir hızla iniveriyor.
Yüzünü görüyorum o sırada, bu nasıl bir hastalık?
Soru sorarcasına bakıyorum ayaktaki gence; 'Ne yaptım ki?' dercesine...
Eliyle 'sorun yok, hiç tepki vermeyin' gibilerinden bir işaret yapıyor.
Az sonra durağa geliyor, aynı durakta iniyoruz. Oturduğumuz bloklar arasında çok az mesafe var.50 metre belki...
-'Ne yaptım ki?' diye soruyorum tekrar.
-Sizden rahatsız oldu. Ben de bir huzursuzluk hissedip, Kur'an okumaya başlayınca dayanamayıp kalktı, diyor.
-İnsanın yaydığı bir enerji var, bu hepimizden yayılıyor.
Farklı enerjiler, insanı böyle huzursuzlandırıyor belki.Tam açıklamasını bilmiyorum.
Bense, 'Acaba çok mu yaralandı, insanlar çok mu dışladılar?' diye düşünüyor ve dua ediyordum ardından.
Komşumuz olan genç, hâfızmış. Bir dönem dağıttım biraz, diyor.
Tarkan' ın vokalistliğini yapmış o aralar...
Şimdi A.Özhan' la birlikte..
Tasavvuf musıkîsi alanında ilerliyor.
Her gün belli sayıda cüz okumaya, haftada bir hatim indirmeye çalışıyormuş.
Konserim olduğunda dâvet edeceğim sizi de inş. diyordu.
*
Cemalnur hanım' ın sohbetinde tanıştığım N.... hanımla telefon görüşmelerimiz sürüyor.
Av. Işık Sükan hanımefendi ile çok eski yakınlıkları varmış. Onunla ilgili notlarımı burada yazmayacağım, kendime saklıyorum.
Gerçekten de her görüştüğümüzde takdir duygularım yoğunlaşıyor.Farklı, oldukça dolu bir insan...
Erol beyle görüştüğümde -farketmiş ışık hanım' ın linkini verdiğimi- , 'Işık anne' mi bu hanım acaba, diye sordu.
Onun öğreticisinin vefatından sonra bir kısım arkadaşları, Işık anne ile görüşmeye devam etmişler.
N. hanımı arayıp sordum.Evet, ona 'Işık anne' diyorlarmış.
*
İnanıyorum ki 'Arayan buluyor', evet, herkes neyi ararsa ona kavuşuyor, o yönde açılıyor ilâhi kapılar.
Dünyalık arayanlar dünyalık, ahretlik arayanlar da ahretlik azıklarla nimetlendiriliyorlar.
Aradığınız yönde kapılar açılıyor size, yeter ki O' ndan dileyin.
Bıkıp usanmadan, samimiyetle isteyin.
Ha, imtihanlar mı, sabır mı?
Eh, güzel şeylerin bedeli olmalı değil mi? : )
*

8 Temmuz' da bir mehtap gezisi vardı. Cemalnur hanım, yurtiçi ve yurtdışından misafirleriyle birlikte bir mehtap gezisinde buluştular, buluştuk.
Dolunay, ışıl ışıl Boğaz köprüsü, şarkı ve ilâhilerle canlı fasıl...
Daha uzaktan gelmiş misafirleriniz var. Bugün sizi çok fazla meşgul etmek istemiyorum dedim ilk yakın mesafeye gelişimizde...
Sonra, yanıma oturduğunda,
'Yıldızlı semalardaki haşmet ne güzel şey
Mehtaba dalıp yar ile sohbet ne güzel şey..
Şarkısının kalan kısmını ona şiir formunda okudum:
Dünyamızın üstünde bütün ruhlar uyurken
Dünyada senin aşıgın olmak ne saadet
Bir bitmeyecek aşkı muhabbet ne güzel şey
Yıldızların altında ibadet ne güzel şey

Yeni insanlarla tanıştım.
Birisi özellikle çekti beni. Çok güzel bir hanım. Yaşı var, belki 60- 70...
Asil bir güzelliği, farklı bir zerafeti var.
Duruşunda bir fark, evet, N... hanımın bende gördüğünü söylediği fark onun da duruşunda var.
Belli ki o da geçirmiş kimi imtihanları.. O duruş, o teslîmiyet ve vakar duygusu yansımış duruş, çekti beni.
Bunu dile getirdim de. Konuştuk, elele tutuştuk bir süre muhabbet ederken.
Ankara' da yaşıyorlarmış. Kim bilir bir daha ne zaman kesişir yollar?
*
Komşu çocuklarına takılmadan geçemiyorum yollardan.
İlle de şakalaşacağım onlarla.Arkadaş gibi davranıyorlar artık bana da, biliyor musunuz?
Selâmı benden önce onlar veriyor.Onlar el sallıyorlar önce... : ))
*
Bir yeni komşumuz taşındı geçen hafta.
Kızları hostesmiş. ankara' ya gidip- gelecekler. Bir çocukları da orada varmış.
Su ve karpuz indirmiştim taşınma sırasında onlara, hararetleri varmış, başka bir şey istemediklerini söylediler.
Geçen gece kapıda, dış kapı anahtarını arıyor, havayı içime çekip, düşünüyorum da aynı zamanda.
-Komşu, anahtarın mı yok, açayım mı kapıyı? diye sordu bir ses.
Baktım, yeni komşumuz.
Yok, dedim. biraz oyalanıyordum açık havada. : )

Bitmez arkadaşlar, yeter ki bizler insan olmanın sorumluluğu ve gereğince davranmayı deneyelim.
Nasıl da yayılıverir güzellikler...
Ümidimi kesmedim bu dünyadan, insanlardan...
Niye bizden başlamasın ki sevgi ve iyilikler halkası?
Döner, dönüyor inanın...
İyilik yapabilmek, faydalı olabilmek bambaşka bir duygu...
Sevmek, sevmek, her şeye rağmen sevgi ve iyiliğimizden vaz geçmemek...!

Sevgilerde buluşabilmek dileği ile...
Hayat

Elif Şafak-Aşk'tan: Kırk Kural


SUFİ MEŞREPLİLERİN KIRK KURALI

Birinci Kural : Yaradanı hangi kelimerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Allah dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer, Allah dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.
İkinci Kural : Hak Yolu’nda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil!
Üçüncü Kural : Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonraki batıni mana. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.
Dördüncü Kural : Kainattaki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, O’nu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır.

Beşinci Kural : Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. “Aman sakın kendini” diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği : “Bırak kendini, ko gitsin!” Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

Altıncı Kural : Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

Yedinci Kural : Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikat’i keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

Sekizinci Kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilir.

Dokuzuncu Kural: Sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

Onuncu Kural: Ne yöne gidersen git, -Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

On Birinci Kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir “sen” zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

On İkinci Kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

On Üçüncü Kural: Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

On Dördüncü Kural: Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

On Beşinci Kural: Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldur. Tek tek herbirimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

On Altıncı Kural: Kusursuzdur ya Allah, O’nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne layıkıyla sevebilirsin.

On Yedinci Kural: Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil, kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

On Sekizinci Kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara; dışında, başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla
değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır.

On Dokuzuncu Kural: Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

Yirminci Kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

Yirmi Birinci Kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı.Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

Yirmi İkinci Kural: Hakiki Allah Aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaprsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

Yirmi Üçüncü Kural: Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki, ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne tefritte.Sufi daima orta yerde...

Yirmi Dördüncü Kural: Madem ki insan eşrefi-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

Yirmi Beşinci Kural: Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

Yirmi Altıncı Kural: Kainat yekvücut, tek varlıktır. Herkes ve herşey görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.
Yirmi Yedinci Kural: Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır. Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse, dünya değişir.

Yirmi Sekizinci Kural: Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu an’ın hakikatini yaşar.

Yirmi Dokuzuncu Kural: Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten, “ne yapalım kaderimiz böyle” deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.

Otuzuncu Kural: Hakiki Sufi öyle biridir ki, başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez. Sufi kusur görmez. Kusur örter.

Otuz Birinci Kural: Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp... Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise, ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

Otuz İkinci Kural: Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Allah'a saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma! İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!

Otuz Üçüncü Kural: Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.

Otuz Dördüncü Kural: Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

Otuz Beşinci Kural: Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Allah'a inanmayan kişi ise içindeki inananla. İnsan-ı Kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

Otuz Altıncı Kural: Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, Allah da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar, o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan!

Otuz Yedinci Kural: Allah kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustası gibidir. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.

Otuz Sekizinci Kural: “Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?” diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

Otuz Dokuzuncu Kural: Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır, merkezinde... Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz. Ölen her Sufi için bir Sufi daha doğar.

Kırkıncı Kural: Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. AŞK’ın hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.

Elif Şafak-Aşk

Bilge...


Bilgelik

Ölmek üzere olan yaşlı bir baba, yatağının başına üç oğlunu çağırarak,onlara vasiyette bulunur:

“Oğullarım, ben ölünce, birbirinize düşmemeniz için, size sahibi olduğum 17 deveyi paylaştırmak istiyorum. Miras olarak develerin yarısını büyük oğluma, üçte birini ortancaya, dokuzda birini ise küçük oğluma bırakıyorum.”

Babalarının ölümünden sonra, mirası babalarının vasiyeti uyarınca paylaşmak üzere kardeşler bir araya gelirler. Fakat bir türlü işin içinden çıkamazlar. Mirası babalarının istediği gibi pay edemezler. Çünkü 17 sayısı ne 2′ ye, ne 3′ e, ne de 9′ a bölünebilir.

“Bu işin üstesinden ancak köyün tecrübe ehli,yaşlı bilgesi gelir!” diye düşünüp, ona giderek, danışırlar.

Bilge kişi -”Benim bir devem var, onu da alıp, yeniden hesap yapın!” der.

Bu cömertliğe çok şaşıran oğullar, 18 deveyi pay etmeye girişirler. Önce ikiye bölerler, büyük oğul 9 develik payını alır. Sonra üçe bölerler, çıkan 6 deveyi de ortanca oğul alır. Daha sonra dokuza böldüklerinde 2 deveyi de küçük oğul alır. Ama, bütün develeri paylaştıktan sonra ortada fazladan bir deve kalır, yine.

Oğullar bu duruma da bir çözüm getirmesi için yaşlı bilgeye başvururlar.

Bilge kişi güler ve: -”İyi öyleyse!” der. “Sorununuz çözümlendiğine göre, ben de devemi geri alayım.”

Bilge kişi tıpkı bilgi gibi katalizör olarak olaya girer, çözümü sağladıktan sonra olaydan çıkar. Sorunu çözmede insanlara yardımcı olur, ama kendinden de bir şey eksilmez.

İşte bilgelik ve bilge kişi budur.

alıntı