13 Ekim 2009 Salı

İyi ki doğdun Seda :))

İyi ki doğdun Seda :))



Seda, benim ufaklık :) 16 yaşında kendileri...
Hepimize hayırlı evlatlar yetiştirebilmek nasip olsun, henüz evlenmemiş ya da çocuk sahibi olmamış olan arkadaşlarımıza da dilerim, bu vesileyle...
Lise 3. sınıf öğrencisi. Hakkında yazmayacağım, belki bir gün anlatırım ondan bir şeyler...
Haftanın 6 günü yüzme, iki günü Anadolu yakasında program, annem, oğlum, kızlarım...
Yetişemiyorum, kolay teslim bayrağı çekmem ama, beni hoş görün.Ancak yazdıklarınızı okuyabiliyorum.
Çok sevgiler herbirinize, ayrı ayrı...
Hatice/Hayat

Geçmiş bir iki anı:
http://hayateylul.blogspot.com/2008/09/burlar-anlar.html

!2-13 yaşındayken yazmış olduğu hikâyeyi, blogumda ilk kez yayınlıyorum, virgülüne dokunmadan...
Yazan: Betül Seda ....

---Aloisa! Çabuk buraya gel!

Kulaklıklarını son anda kulaklarından atıp bu sözleri duyabilmiş olan Aloisa, ağır ağır yatağından doğruldu. Annesini bağırttıktan sonra hiçbir şeyi ağırdan almaması, hatta o son kelimesini söylediği anda orada olması gerektiğini 14 yıl onunla yaşayarak öğrenmiş olmasına rağmen bu sefer umursamıyordu. Bu sefer ve bundan sonraki seferler umursamayacaktı. Ne bu evde, ne de çevresinde onu ilgilendiren bir şey yoktu.

Acı vericiydi, çevresindeki kimse kendisini anlamıyordu, "en yakın arkadaşım" dediği arkadaşları bile onu anlıyormuş gibi davranıyordu-ya da anladıklarını düşünüyorlardı- ama ne olduğu hakkında en ufak bir fikirlerinin bile olmadığı gözlerinin içinden okunuyordu. Gözlerinin içini okuyamadığı hâlde onu anlayabildiğini bildiği tek arkadaşı Shannon'u görmek istemişti çok kez, insanların "koşullar" adı altında topladığı saçmasapan engeller bütünü olmasaydı görecekti belki de, ama o daha küçüktü. Kendi başına şehirlerarası yolculuk yapamayacak kadar, kendi başına çıkıp bir tur atamayacak kadar, kendi başına kararlarını veremeyecek kadar, kendi başına ölüm kararını alamayacak kadar… Düşündükçe içi fokurduyordu, Shannon'la tanıştığı yerdeki –yani internetteki- herkesin yalan olduğunu söyleyen ablasından, sürekli kavga eden ebeveynlerinden ve hiçbir şey yapamayacağını bildiği için kendinden nefret ediyordu. Buradan kurtulacaktı, belki de kurtulamayacaktı, belki kurtulamayacağını bir gün anlayacaktı ama şimdilik buradan kurtulacağına inanmak daha doğru geliyordu.

Düşünceler hızla kafasından geçerken annesi çağırdığında durdurmaya çalıştığı gözyaşlarının yine son hızla gelmeye başladığını farketti. Artık anormal gelmiyordu. Birden gözyaşlarına boğuluyordu ya da çılgınca ağlama isteği doğuyordu. Etrafındakiler bunu da anlamıyordu, hoş kendisi de anlamıyordu ya, yine de bunun nasıl bir his olduğunu kendisinden başka sadece Shannon biliyordu. Yine bir öfke seline kapılmak üzereyken bir ses onu düşüncelerinden –en azından bir süreliğine- koparttı.

---ALOISA!

Yatağından kalkıp terliklerini giyinmeye çalıştı, dengesini bulamayıp şiddetle yatağına düştü. Yattığı için dağılmış olan saçlarını geriye attı ve gözlerini ovuşturarak yarı-karanlık odasında doğru düzgün görmek için çabaladı. Daha akşam olmamıştı, annesi onu akşam yemeğine çağırıyor olamazdı. Bunun dışında bir şey için onu çağırmazdı... Tabii bir şey istemiyorsa. Hıçkırdı, gözlerini sildi.

---Y..ne..-sesi çıkmıyordu, boğazını temizleyip tekrar denedi- Yine ne var?

Dedi bezgin bir sesle, annesi ve onun saçmalıklarından bıkmıştı. Aşağıya inince ne gibi bir muamele göreceği umrunda bile değildi. Evet, hiçbir şeyi umursamamak en kolayıydı, ruhunun aldığı darbelerden korunabilmesi için en kolayı.

—Aşağıya gel.

Sinirliydi bunu söyleyen ses, o yine aldırmadı. Her zaman sinirliydi, en tatlı hâlinin altında bile ince bir kinaye yatardı. Evet, ablasıydı o. Gözyaşlarına ve sinirine hâkim olmaya çalışarak zar zor ayağa kalkabildi ve yavaşça merdivenlerden aşağı inmeye başladı. Midesi korkunç derecede bulanıyordu ve ciddi bir konuşma kaldırabilecek durumda değildi. Aşağı indi, koridoru aştı ve mutfağa geçti. Oradalardı ve her zamanki gibi oldukça ciddilerdi. Bir an içinden "Hey, c'mon! Biraz gülümseyin!" demek geçti-bu saçma düşünceyi kafasından geçtiği an sildi. Emindi ki ailesi yine tamamen saçma bir tarafından alıp, "c'mon" demesini yabancı özentiliğine yoracaktı ve bu onun hiç istemediği şeyler listesinde başta gelenlerdendi. Annesi eliyle oturmasını işaret etti. Söze ablası başladı.

---İki saattir sana sesleniyoruz, yukarıda ne halt yiyorsun yine öyle? Doğumgününde neden şuna mp3 çalar aldın anlamıyorum anne, bir saniye olsun kulaklarından çıkarttığı yok!

Devam edecekmiş gibi gözüküyordu fakat annesinin bakışlarını görünce sustu. İkisinin bakışmalarından söyleyecekleri şeylerden kendilerinin de pek memnun olmadığını görebiliyordu. Ablasının gözlerine dikkatli baktı, altlarında torbalar mı oluşmuştu? İçeri girdiğinden beri ilk defa meraklanmıştı. Annesi rahatsız bir gülümsemeyle –ki bu şimdiye kadar hiç görmediği bir şeydi- ona bakıyordu. Sabırsızlandığını belirtircesine kaşlarını kaldırıp ayağıyla yerde ritim tutmaya başladı. Annesi ağzını açtı, herhangi bir şey söyleyemedi.

Vay canına, cidden önemli bir şey olmalı…

Diye geçirdi içinden Aloisa, annesinin daha önce bir şeyi ona söylemekten sakındığını hiç görmemişti-ağabeyinin ölümü dışında. Düşününce gözleri büyüdü, bu gerçekten de kötü bir haber olmalıydı. Sonunda annesi umursamaz bir sesle söyledi.

---Boşanıyoruz. Babanla ben. Davayı açtık.

'Üç cümle,' diye geçirecekti daha sonra içinden Aloisa, 'yalnızca üç cümle her şeyi değiştirdi. Benim için olmayan her şeyi.' Şimdiyse düşünme yetisini kısa süreliğine kaybetmiş gibiydi. Bayılmayacaktı ya da ona benzer herhangi bir şey olmayacaktı. Bunu zaten bekliyordu. Sadece söylendiği an düşünceleriyle uyuşmuyordu. O zamanlarda daha büyük ve daha güçlü bir Aloisa olacağını düşünüyordu. İçi burkuldu, ne kadar da aptaldı! Hiçbir zaman daha büyük ve daha güçlü olmamıştı ve olmayacaktı. Artık hayallerin gerçekleşmediğini anlayabiliyordu. Artık birçok şeyi anlayabiliyordu. Gözlerine yaşların dolmaması için uğraştı, ağzını açarsa yaşlar boşanacaktı. Yutkundu ve gözyaşlarını geriye itti. Annesi daha fazla duramayacak gibi görünüyordu. Mutfaktan çıktı, bir saniye sonra merdivenlerden yukarı çıktığını belirten sesler geldi. Aloisa parmaklarına bakıyordu. Kendini bildi bileli sol tarafında hafif bir şişkinlik olan serçe parmağına, hep uzun olmasını dilediği parmaklarına. Ablası sessizce oturuyordu. Salondan bir anahtarın şıkırtıları geldi.

Babam evde.

Diye geçirdi içinden. Az sonra ev kapısının üzerindeki saçmasapan süsün şıkırdamasıyla kapının açıldığını anladı. Babası gidiyordu. Terkediyordu. Lanet olasıca gözyaşları gözlerini sulandırdı. Mutfak masasına bir damla düştü. Ablası ona baktı, baktı… Sonunda bir şey söyleyecek gibi olmuştu.

---Yatıştırıcı sandığın sözlerine ihtiyacım yok.

Dedi boğuk bir sesle ve yavaşça ayağa kalkıp -başı şimdi daha da fazla dönüyordu- mutfağı terketti. Olabildiğince sessiz bir şekilde merdivenleri çıktı. Annesinin odasının ışığı yanıyordu. Onun ne yapmakta olduğunu merak etti Aloisa, acaba ağlıyor olabilir miydi? İçinde dev bir yaratığın kıpırdanması derecesinde bir acıma duygusu uyandı, öfkesi hemen acıma duygusunu yok etmeye girişti. Başarılı olmuştu da. Yavaşça odasına girdi, kapısını kilitledi ve yatağına yattı. Bir süre hareketsiz durdu, beyni bomboştu. Şarkılar yankılanıyordu, sadece şarkılar yankılanıyordu. Yastığının sırılsıklam olmuş yüzü ensesini soğutuyordu ama bunun verdiği rahatsızlığı duyamayacak kadar hissizleşmişti. Hislerinin geri gelmesini de istemiyordu. Orada yatarken bedeninden kopmak, daha fazla yaşamamak, bu acıyı daha fazla iliklerinde hissetmemekti tek istediği…

Ani bir hareketle yatağından kalktı, mp3 çalarını yatağının üstünden alıp komodininin üzerine koydu. Yatağı bazalıydı, ilk başta bunun gereksiz olduğunu düşünmüştü ama evi gereksiz ıvırzıvırlarla dolduran annesi burayı da tıkabasa doldurmuştu ve günlüğünü saklamak için ideal bir yerdi. Bazayı açmak için kolu tuttu, yukarı doğru çekmek için uğraştı ama kolları boşalmıştı. Ağlaması daha da şiddetlendi. Öfkesi yine devreye girmişti, kolu şiddetle çekti. İtiraz eden bir gıcırtıyla yukarı kalktı yatağı tutan tahtalar. Dizlerinin üzerine çöktü ve diplere sakladığı günlüğünü aramaya başladı. Az sonra buldu, yatağını aşağı indirdi. Günlüğü ve mp3 çalarını alıp çalışma masasının başına geçti. Kulaklıkları taktı ve en son kaldığı parçayı başlattı-hep ilk ve hep son olan şarkı, Rette Mich'ti bu. Günlüğünün kilidini titreyen elleriyle açmaya çalıştı, beceremeyince anahtarları masanın üstüne attı ve masaya kapanıp ağlamaya başladı. Kimseyi, hiçbir şeyi umursamamak için o kadar uğraşmıştı ki! Tüm uğraşları birden bire sıfırlanmıştı, çabaları sonuçsuzdu. Her yol, mutlak bir mutsuzlukla sonuçlanıyordu.

Mantığı, öfkeyle yaptığı savaşta hâkimiyeti kazanmaya başlamıştı. Kafasını kaldırdı, içini çekip günlüğünün kilidini açtı. Günlüğü kutusundan çıkarttı. Babasının on ikinci yaş gününde ona verdiği hediyeydi bu. Rastgele bir sayfayı açtı. Altı ay öncesinin tarihini atmıştı.

"...şu an yine kavga ediyorlar. Seslerini duyabiliyorum. Annem yine bir şeyleri kırıp geçiriyor. Sanırım buna alışıyorum artık. Yani, mutlu aile tablosunu aramayı bıraktım. Mutlu aile denilen şeyi göremeyeceğim, görmeye de ihtiyaç duymuyorum. İntihar etmeyi de düşünmüyorum artık. Abimin ölümünden sonra çok şey değişti. Dünyanın intihar edilmeye değmeyecek bir yer olduğunu anladım. Hayatınsa kendine acı çektirmeyecek kadar kısa olduğunu. Onlar kavga etsinler. Kavga etsinler ama benden kulaklıklarımı kulağımdan çıkarmamı istemesinler. Bunu isteme nedenlerini anlayamıyorum zaten, birbirlerine bağırmaktan benim yaptığım ya da dediğim hiçbir şeyle meşgul olmuyorlar…

Her neyse, dediğim gibi, bu üzüntüden kurtulmanın herhangi bir yolu yok. Onunla yaşamayı öğrenmem gerekiyor. Okul, aile, dersler, ödevler, hiçbiri beni ilgilendirmiyor. Sorumluluğum olduğunu söyledikleri hiçbir şey beni ilgilendirmiyor. Bunu anlamıyorlar. Anlamayacaklar. Bunları yapmak zorunda kalacağım her zaman, her zaman. Bıksam da, her zaman gözyaşlarımı içime akıtmaya çalışmaktan yorulmuş olsam da umurlarında değil. Keşke benim de umurumda olmasaydı. Keşke benim de normal bir hayatım olsaydı. Keşke ben de arkadaşlarımınki kadar sorunsuz bir hayata sahip olabilseydim.

Keşke ben de sadece saçımın modeli ve kıyafetlerimin uyumunu dert edebilseydim."

İçinde bir şeyler büyüyordu. Sayfaları çevirdi. Diğer birçok sayfa gibi yazıların dağılmış olduğu bir sayfa buldu. 3 hafta önce yazmıştı.

"Beni çok fazla kırdılar. Hayat, arkadaşlarım, ailem ve çevremdeki diğer herkes beni kırdı. Taşıyamayacağım kadar yük yüklediler. Önceki sayfaları karıştırıyorum da…değişen bir şeyler var. Bu günlüğe ilk yazdığım zamanlar umutluymuşum. Şimdiyse hayattan bezdim. İntihar etmeyeceğim, hayır… Hiçbir zaman aklımdan geçirmediğim ve hiçbir zaman aklımdan geçirmeyeceğim bir şey bu. Saçma bir şey. Çevremdeki herkesin canı cehenneme. Artık onları umursamak istemiyorum. Artık kimse için ağlamak ya da kırılmak istemiyorum. Annemle babamın kavgalarını, ablamın ders konusunda baskılarını, sınıftaki salakların benimle dalga geçmesini, hiçbir şeyi, ama hiçbir şeyi umursamayacağım. Sanırım yaşamamın tek yolu bu. Bir gün olsun ağlamadan yaşamamın.

Az önce ablam odaya girdi ve yorganı kafama örttüm. Uyuyakaldığımı düşünmüş olmalı. Acaba bir gün uyusam ve bir daha uyanmasam üzülürler miydi? Yoksa tüm üzüntüleri yalanmış gibi mi gelirdi benim gibi insanlara, abimin ölümünde olduğu gibi? Aloisa'nın –varlığını unuttukları bireyin- yokluğunu hissederler miydi?

Muhakkak ki hissederlerdi. Sürekli bilmedikleri nedenlerden dolayı ağlayan bir kızın yokluğunu hisseder, yokluğuna sevinirlerdi. Belki bir süre üzülmüş numarası yapar, sonra da 'kaderde varmış' deyip umursamazlıklarını boyun eğmişlikle maskelemeye çalışırlardı. Bilmiyorlar ki bu maske, insanların gözüne o kadar yapmacık gözükürdü ki…

Onların gözünde yoksam onlar da benim gözümde olmamalı. Bunun için uğraşacağım. Bunun için gerçekten uğraşacağım. Belki huzur denilen kavrama ulaşırım… Ona ulaştığımı düşünüp mutlu olurum belki de… Her nasıl olursa olsun, artık umursamayacağım."

Üç haftadan beri yazmıyordu. Üç haftadır ruh gibi geziniyordu, beden olarak okulda ve evdeydi, ama ruhu uzaklarda bir yerdeydi. Bilmediği bir yerlerde. Geri gelmesini istemiyordu. Ruhu uzaktayken de acıyı hissedebiliyordu ama yakındayken duyduğu acının yanında hiçbir şeydi bu. Fakat ruhu geri gelmişti.

Sayfayı çevirdi, kalemlikten kalemini aldı ve yazmaya başladı.

"Boşanıyorlar. Sonunda onların o saçmasapan bağırtılarını duymayacağım. Annem bir şeyleri kırıp döktüğünde, kırılan şeylerin sesleri kalbime batmayacak. Kalbime battığı için kendimi de suçlamayacağım. Umursamamazlık konusunda aldığım kararı bir türlü uygulayamadığım için kendime kızmayacağım.

'Boşanıyoruz. Babanla ben. Davayı açtık.' dedi annem.

Üç cümle. Yalnızca üç cümle her şeyi değiştirdi. Benim için olmayan her şeyi.

Boşanmaları beni üzmüyor aslında, daha derinlerde bilmediğim bir neden var. Belki hiçbir zaman tam mutlu olamadığım için içten içe isyan ediyorumdur hayatıma. Belki sevmediğim diğer kızların hayatlarına imrendiğim için nefret ediyorumdur kendimden. Belki beni bunları yazmaya zorladıkları için ailemden nefret ediyorumdur, kim bilir? Nedeni önemli değil, sonuç önemli.

Hiçbir şeyi umursamama kararımı aldığım zaman ruhumun uzaklarda bir yere gittiğini düşünüyordum. Gerçekten de gitmişti.

Sanırım geri geldi."

Daha fazla yazamayacaktı. Kalemi bıraktı. Günlüğü kaldırmaya davrandı ancak durdu. Umrunda mıydı artık insanlardan kendini gizlemek? Kimseden herhangi bir gizlisi, bir saklısı var mıydı? Onu bu hâle getirenlerin kendilerini suçlu hissetmesi gerekmiyor muydu? Çevresinin kendisiyle alay etmesinden mi korkuyordu?

Aklına Shannon geldi birden. Cep telefonunu aldı ve "Mesaj Oluştur"a bastı. On üç karakter yazdı ve mesajı Shannon'a attı.

"Boşanıyorlar."

Önceki zamanlarda olduğu gibi onu anlayacaktı Shannon, tek kelime onun için de her şeyi ifade etmek için yeterliydi. Onun da annesi ve babası boşanmıştı. Boşanmasalar bile anlardı. Shannon onu her zaman anlardı. Yatağına uzandı. Rette Mich tekrar tekrar çalıyordu. Uyuyup bir daha uyanmamayı diledi. O kadar yorgun hissediyordu ki…

************

O sabah da uyandı çalar saatinin sesine. Okulu vardı, ödevlerini yapmamıştı. Annesi ona kızacaktı. Ablası daha fazla kızacaktı. Telefonuna baktı, Shannon'dan mesaj vardı.

"Seni bu sefer ve bundan sonraki seferler avutamayacağım Aloisa. Biliyorum bunu yapmamı hiçbir zaman istemedin. Dayanamadığımı biliyordun. Yine de dayanmamı istiyordun, benden beklemiyordun, bu gücün bana verilmesini istiyordun. Dayanmamı istedin, dayanmaya zorlamadın. Bunun için minnettarım ve sana büyük bir özür borcum var…çünkü savaşı bırakıyorum. Kendine iyi bak, gerçek dostum."

Biliyordu, bunun olacağını biliyordu Aloisa. Yine de inanmak istememişti. Telefonunu yavaşça yere bıraktı. Bu sabah okula hazırlanmayacaktı. Gitmeyecekti. Bu sabah hazırlanıp evden çıkacak ve yürüyecekti. Başka ne yapabileceğini bilmiyordu. Hazırlandı ve çıktı.

Geri dönmedi.

***

Şükürler olsun ki olağanüstü güzel üç evlâdımız var, iki cihanda güzel olmaları dileğiyle...

Sevgiler...

Hayat/Hatice

10 Ekim 2009 Cumartesi

Günlüğümden...4

Günlüğümden...4


İlk Üç Bölüm Linkleri


22.Ekim.2008 İstanbul

Birbiriyle bağlantılı iki yazı, kahvaltı sonrası kanununu alıp gelse.. dediğimiz arkadaşımız E... den de kısaca söz eden..Yeri geldikçe tanıyacaksınız onu da sanırım.. : )
Bunlar değil aslında yazmak istediklerim, yine ödevimi : )) yapamadım, hazır yazılarımı yayınlıyorum, bu arada konu genişlerken dağılıyor da, hem iyi hem iyi olmayan yanları var yani...
E.... , üçlü fasıl grubumuzun aslarından.. İyi ud ve kanun çalar, çok yönlüdür.
Yengeç burcu, oldukça duygusal ama aynı zamanda prensip sahibi, programlı bir insan..İyi ev sahibesi..
Müzik konusunda çok fazlaca ortak yönümüz var, bayağı benzeşir zevklerimiz.
Herkesle de paylaşmam zaten, aynı dili konuşmasını tercih ederim ya da yalnız dinlemeyi seçerim. Tercihlere saygı duymalı değil mi, herkesin aynı şeyleri hissetmesini bekleyemeyiz. : )
K... hanım ve E... ile, E...' nin davetlisi olduğumuz, mum ışığıyla (çeşit çeşit) aydınlatılmış bir ortamda müzik dinleyip çay sohbetinde bulunduğumuz bir akşam var unutamadıklarımın arasında.. o akşamın tadı da damağımızda kalmıştır hepimizin...

Bu akşam da Can dostumla konuştum belki bir saat, o bıraktı ben aradım.Öylesine tatlı bir sohbetti ki, hâlâ uçuyorum, tebessüm eksilmiyor yüzümden durduk yerde bile, şükür...
Çok eğlenceliydi ama yaaa...
Yazmam gerek unutmadan, bakalım yayınlamaya ne zaman sıra gelir.
Tadı kaçıyor böyle gecikince.. : (
Sevgimle... Hayat
***
Güne Dair... 27.Mayıs.07/Pazar
Boş kaldıkça okuyorum, öyle zamanlarım oluyor ki tek kelime okumak da yazmak da istemiyorum.
Çelişki gibi mi görünüyor, sanırım evet.. işin aslı şu ki pozitif enerjimi yenilemem gerekiyor.
Evet arkadaşlar, sonuçta ne kadar olumlu bakmaya çalışsam da ben de bu gezegendenim, kısaca sıradan biriyim, belki biraz ekstra özelliklerim var olabilir, belki yaşadıklarım ve gözlemlediklerimden, okuduklarımdan dersler çıkarmayı az- çok bilebilmişimdir o kadar..!
Çağımızın vebası mı desem bilemiyorum, insanları yıpratttığını gördüğüm bir dert: 'YALNIZLIK...!!!'
Hangi sorunun kaynağına inmeye kalksam karşıma çıkan baş sorumlulardan birisi, belki ilki..???
Teknoloji, rahat, konfor, daha iyi yaşam standartları, hırslarımız, bitmek bilmeyen arzularımız..daha..daha..
Sonuç:
Giderek bireyselleşen, yalnızlaşan, doğasıyla inatlaşıp ihanet eden ve bedelini de fazlasıyla ödemek zorunda kalan insanoğlu..SEVGİSİZLİK..İLGİSİZLİK..BİREYSELLİK..BÖLÜNME- DAĞILMA- PARÇALANMALAR..
İstekler mi, genelde aynı:
İNSANOĞLU, EN SON NOKTADA, GENELDE BAŞKA HIRSLARI, TUTKULARI ADINA VAZGEÇTİĞİ, ÖNEMSEMEDİĞİ AMA NE KADAR ÖNEMLİ OLDUĞUNU GÖRDÜĞÜ RUH VE BEDEN SAĞLIĞINI, HUZURUNU ARIYOR.
BU KEZ BEDELİ YÜKSEK OLUYOR AMA..
Aslında bunlar değildi yazmak istediklerim, en azından şu anda değildi.
Güzel bir gün geçirdim şükür..
Bunu paylaşmak istiyordum sizlerle, size de yansıması dileği ve ümidiyle bu olumlu duyguların..
Hem de sıcağı sıcağına, şu andaki duygusallığımla.
Şehir dışına çıktık sevdiğim arkadaşlarımla, dağlara..düşünürken bile gülümsüyorum.Paylaşmanın tadı ne muhteşem...
Şehirde sıcak, bunaltılı bir hava varken orada soba yakmamız, dağlarda yankılanan rüzgârın sesi, çiçekler.. göz alabildiğine yeşillik ve çiçekler...Dönüşte su aldığımız kaynak...belki sıradan, gündelik bir sohbet, ard niyetsiz paylaşma eşliğinde yapılan...
En hoş tarafı da plânlı- programlı olmaması, olayların gelişimine göre anlık bir kararla kendimizi yollarda bulmamız.
Dönüşte dayanamayıp çiçek topladık bir arkadaşla. İki araba ile gittik. Benim arabada üç kişiydik.Arabayı kenara çekip dışarı adım attığım andan itibaren her tarafı kaplamış olan yoğun, biraz baygın çiçek kokusu, yine çocuklaşan, çocuksulaşan ben, günü hatırlatan bir demet çiçek...Sizlere ulaşsın güzellikleri, yanınızda hissedin kokularını...
HER GÜN YENİ BİR BAŞLANGIÇTIR DERKEN..ÇOOKKK GÜZEL DİLEKLERİMLE, SEVGİLERİMLE...

P.tesi 27/ Mayıs / 07

'sevgili hayateylül, gönderdiğin linkteki yazıları okudum herzamanki gibi ibretlik ve güzeldi. sonrada arkadaşlarınla dağlara gittiğinden bahsetmiştin ya yanlış söylemiyosam, işte o zaman ne kadar çok senin yanında olmak istediğimi farkettim.
zamanı geri çevirebilmeyi çok isterdim ama böyle bi şansım yokki
neysse geleceğe, daha iyiye, daha zor ve güzele selam olsun diyorum.'
demiş sevgili benseno...
Sevindim aslında, niye biliyor musun canım, yalnızlık senin seçimin olabilir ama bunun bir nedeni var, önemli ve geçerli bir nedeni diye düşündüm ya da bana öyle geldi.
Ruhlarımız şu veya bu şekilde yaralı, onlara yaklaşacak olanların ehil eller olmalarını istiyoruz, yeni kan kayıpları değil isteğimiz, şifâ sunabilecek güvenilir eller, güvenimizi kazanabilecek yürekler...
Geçmiş yanlışlıkların, incinmişliklerin tedirginliğindeyiz, hani 'sütten ağzı yanan, yoğurdu üflermiş..' misâli.. böyle hissettim, bilmem yanılıyor muyum?
Zamanı geri sarman gerekmez canım, bir gün yolun, diğer arkadaşlarıma da sesleniyorum, yolunuz buralara düşerse, özel şöförünüz, rehberiniz, ev sahibeniz olmaktan zevk duyarım, isteğiniz dağlar olsun, NEDEN OLMASIN??
En çok üzüldüğüm şeyse çok şeyler yapmak istediğim halde gücümün sınırlı olması, tanıdığım insanları unutamıyorum, onların neşesi neşem, üzüntüleri üzüntüm oluyor, kendimi yetersiz hissediyorum.
Suçluluk duyuyorum neredeyse, bu da olmamalı aslında, fazla duygusal olmamdan kaynaklanıyor.
Telefon çaldı az önce..
-bugün akşama yakın bir arkadaşıma (E....) gitmiştim, misafirleri vardı, dâvet etmişti.-
Arkadaşım teşekkür ediyor, annesi ve halasını gidecekleri yere bırakmıştım dönüşte.
Halası da ne gün görmüş bir teyzemiz, en son onu bıraktım, kahve içmeye dâvet etti. Öylesine ısrarlı bir dâvetti ki kıramadım, kahve değil ama dedim, iki satırlık dost muhabbetine her zaman açığım. : )
Sevimli bir ev, içimde güzel duygular çağrıştıran sâde bir bahçe içerisinde..
En çok beni çeken de arabayı yaklaştırdığım anda onu karşılayan yaşça genç bir komşuları, akrabasını, yakınını karşılarmışcasına..
Dikkat ederim ben böyle şeylere, hoşuma gider.
Ben hemen hatırlayamadım ama kuaförde karşılaşmışız bir kere, unutmamış.
Bahçede oturduk az, kızı da geldi yanımıza. Kısa ama içten bir sohbet oldu.
Kadıncağız bana bir hediye vermek için çırpınıyor sanki, ne gereği var ama zerafet bu yâ, kültürümüzde bu var bizim.
Bahçe meraklısı olduğum biliniyor ya, işte şu çiçekten var mı bahçenizde fln. birkaç çiçeği işaret ederek sordu, sarmaşık gülleri, gala çiçeği ( Calla lâtincesi ) vs..Var olduğunu söyledim, arkadaşa güller götürmüştüm bahçeden, o çiçekler bahçenizden miydi diye sorup, çok güzel olduklarını filân söyledi. Yine de bir kök gala çiçeği aldım oradan.
Onları da dâvet ettim.Hoş duygularla ayrıldım oradan. Çok ilginç bir gündü, yazım çok uzun oldu, devamını günlüğüme yazmaya çalışacağım, dinlediğim hayat hikâyeleri çok etkileyiciydi çünkü, yanımda kayıt cihazım olsaydı o yaşanmışlıkları satır satır aktarmak isterdim doğrusu..
İşte bunları özlüyoruz arkadaşlar, ruhumuzdaki özlemler ancak güzel paylaşımlarla cevap buluyor, gideriliyor.
Ben de hoşlandığım şeyleri size aktarmak istedim, hâlâ 'HOŞ' olaylar ve insanlar tanımak, hikâyesini dinlemek bile keyif veriyor bana, umarım bu uzun yazıyla sizleri çok yorup, bunaltmamışımdır.
Herkese çok sevgiler, sağlıklı, huzurlu nice güzel günler dilerim.

**
Yoruldum, daha sâkin kafa ile yazmak isterim bugünkü anlatılanları, bir iki alıntı ile bitireyim günlüğüme yazdıklarımı şimdilik...
**
..dedim ve yazık ki o güzelim gün de anlatılamadan tarih oldu. Olayları yeniden anlattırmam lazım ama, zor... Çok ilginç hayat hikâyeleri paylaşılmıştı o gün, ibretlik derler ya hani...

........sürecek........

Geçmiş zaman olur ki... (Günlüğümden)

Geçmiş zaman olur ki... (Günlüğümden-3. Bölüm)



"Karanlığın en koyu halini yaşamadan sabah olmuyor".

İlk İki bölüm linkleri

Bahçeye geçiyoruz bu duygulu karşılama faslından sonra..Salıncaktaki yerimi alıyorum.Resimlerimin epeyce büyük bir bölümünü yanlış bir komutla silmiştim geçenlerde (kendi bilgisayarımdaki)
Bu bilgisayarda da uygun bir resim yok ekleyebileceğim.. diyordum ki gmail imdada yetişti. Bu yaz gidişimde yine arkadaşımda geçirdim bir günümü, yaza ait yazılarım henüz yayınlanmadı.Bir kısmı ajandamda..Resimlerin bir bölümünü (yayla resimleri ve hb' den söz eden yazılarım) eklendi.Bu yaz çektiğim resimler, mekâna dair fikir verecektir. Her mevsim bambaşkadır o bahçe. Bu gidişimde olan çiçekleri görüntüleyebildim yalnızca..Açelya zamanı bambaşka bir görsellik sergilenir.Boşuna değil yarışmada aldığı birincilik.. : ))
Kahvaltı sonrası arkadaşıma 'Udunuzu alıp geliyorsunuz lütfen..' , dedim.
-Tamirde, diye cevapladı.
-Bağlamanız duruyor mu?
-Evet...
-O zaman bağlamanızı alıyorsunuz ve lütfen, yalnızca benim istediğim eserleri seslendiriyorsunuz.Bugün bana tâbîsiniz.. : )
-Olur...
-Aslında, E....' i de arasak, kanununu alıp gelse...
-Evde midir acaba, bir arayayım.

:-(
Yine bitmedi.. sürecek.....