22 Ağustos 2011 Pazartesi

Ner'de Kalmıştık? :)

Sevgilerde / Behçet Necatigil


Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.


Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz.)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.


Siz geniş zamanlar umuyordunuz,
Çirkindi dar zamanlarda bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.


Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı.


                                                                         *   *   *
Yaz mevsiminin olgunluk çağında, penceremden esen ılık rüzgâr, dışarıdan gelen çocuk sesleri eşliğinde başlıyorum yeniden yazmağa... Ne çok zaman geçmiş, neler yaşanmış ve bitmiş, nice paylaşılamayanlar boynu bükük bir çocuk edâsıyla kalakalmış gönülde bıraktığı burukluk duygusuyla.
Acılar da var sevinçler, mutlu günler de...


Arada bloga uğramadım değil ama elim varmadı yazmağa, arası açıldıkça yazıların, dönüş zorlaştı. Yeni ufuklar vardı açılınacak, yeni insanlarla tanışılacak...
Hepsi birarada olamadı, gönlümdekileri yerlerinde muhafaza ederken uzaklaştım buralardan.
Dün yine bir mesaj bırakmış Ayşe (Annemin Kızıyım) , dön bile demiyor, diyemiyor, yalnızca iyi olmamı diliyor ve özlediğini söylüyor. Canım, sağol, sen de, sizler de hep iyi olun, gönülden dilerim...


Var aslında yok (Düş- Düşbâz) Mayıs ayında yorum yapmış, bugün onaylarken farkettim. Hadi, yaz artık diye...Yazalım, canım. bakalım neler olmuş bu süre zarfında... :)


Geziden dönmüştüm, Konya' dan, değil mi? Sonra giderek seyrelmişti yazılarım.
Yazarken ne kadar kısa olacak, duygularımı katmadan anlatınca. Oğlum nişanlandı, derken evlendi. Dokuz ay kadar önce. Geçen ay da ortanca çocuğum olan kızımı uçurduk yuvadan...
Annem, bol bol takıldı bana: 'İnanamıyorum, kayınvalide mi oldun? Ama sen daha küçüksün!... :)
Annelerin gözünde çocukları büyümüyor işte. Bir de ailenin en küçük çocuğu olmam ve diğer torunların henüz evlenmemiş olmalarının da payı var zannederim.


Yazmıştım, annem kısmî felç geçirmişti ve on ay sürekli bakıcı ile bizler nezaret etmiştik durumuna. Bakıcıları yanında istemedi ve Allah c.c. ın büyük lûtfuyla, kendini idare eder hâle geldi. Torunlarının düğününde başköşede olmak nasip oldu, çok şükür...
Boğaz turlarına bile çıktık onunla. Hayatı kolay değil, sürekli evde. Ara-sıra da olsa değişiklik katmağa çalışıyoruz rutinine.
İnancın ve azmin inanılmaz gücünün örneğidir o, benim için...


Can Dost sıkıntılı bir dönemden geçiyor bir süredir. Konuşmalarımız seyrelse de, devam ediyoruz paylaşmağa. Kızı, eşinden ayrıldı ve torunu mesaisini alıyor, güzel arkadaşımın. :)
Hacer, demiştim, henüz onun sıkıntılı dönemi başlamadan önce; 'Allah c.c. râzı olsun senden. En zor dönemlerimde, dumanlı bir ev misâli olan gönül hâneme pencereler açtın. Sözlerin, merhem misâli yatıştırdı yaralarımı...'
'Allah c.c. senden de râzı olsun canım, demişti; bir sıkıntıyla karşılaşıldığında nasıl bir duruş sergilenmesi gerektiğinin güzel bir örneği oldun sen de bize!...'


Meryem (Ülker) i hatırlarsınız, değil mi, yazılarımı eskiden beri okumuş olanlar? Hani hastaydı, 6 yıl kadar önce bir operasyon geçirmişti. Belirli aralıklarla tedaviye devam edilmişti. İki ay önce, bir gelin konvoyunda yolcular gibi, ebedî sevgiliye yolculadık onu. O, başlıbaşına bir post konusu. Yazmadım, gönlümde sakladım nice duyguyu. Bir gün, onun hikâyesine kaldığım yerden devam etmek istiyorum, ne zaman bilemem...
İsmi hâlâ telefonumda, sevgisi ve derin, inanılmaz derin özlemi gönlümün tâ içinde...


 Sûfi' nin haberini okuduğumda ne diyeceğimi bilemedim. Geçmiş olsun bile diyemeden, gönülden, gizliden dualar gönderdim dergâh-ı izzete...


Bugün bakıyorum da dört- beş yıl önceki Hayat değilim artık, olaylara bakışım, algım hayli değişti. Biraz da içselleştim duygularımı yaşamakta.


Bugün bu kadar, diyelim. Sevgilerimizi dillendirmekte gecikmeyelim, e mi? Vakit, düşündüğümüz kadar uzun olmayabilir...
Hepimiz için sağlık, sıhhat-âfiyette olup-kalacağımız nice güzel günler dileğimle, sevgiler...


Hayat



27 Ekim 2010 Çarşamba

Merhaba... :)

Bülbülün Yeri 'nden sevgili Birgül' ün sıcacık, dostâne yorumu, daha önceden Annemin Kızıyım dan sevgili Ayşe' nin ziyaret ve mesajları, sizlere yeniden merhaba dememi şart kıldı... :)
Blogumu özledim. Ne kadar yazarım, bilemiyorum, bir açılış yapalım mı, ne dersiniz canlar? :)
Sevgimle...

***
"Kendi halim söylerem gayrı hikâyet etmezem."

Derdimi söylüyorum ve bu bir hikâye oluyor. Bu hikâye senin hikâyene ulaşıyor, ona karışıyor, ona konuşuyor. Senin hikâyen de bana konuşuyor. Gayrı hikâyet etmediğim ve susmayı becerebildiğim için seni söylüyorum. Derdim ve halim aslında beni değil seni söylüyor.



"Kendi halim söylerem gayrı hikayet etmezem." Bunu ben bir edebiyat öğretmeninden dinledim. Eşrefoğlu Rûmi ona söylemiş. Bu dizeleri bana gözyaşlarına dip müziği olarak fısıldadı. Dedi ki: Benim bütün hikâyem derdimdir. Derdimden başka bir ben yok. Ben dertle tamam olmuş bir adem kızıyım. Bu dünyaya dertlenmeye geldim. İçlenmeye, soru sormaya, ağlamaya geldim. Dert sahibi olmakla varım, ondan ötesini de hikâye edilmeye layık bulmuyorum. Ancak dertli olanlar başkasının derdiyle hemhal olabilir. Ötekinin yaralarını ancak kendi sızımdan bilebilirim. Dert sahibiyim, o halde varım. Dert sahibiyim, o halde varsın. Sen benim için varsın çünkü ben derdimden bakınca seni görebiliyor, yaşadığını anlayabiliyorum. Ya hiç derdim olmasaydı? Ya hikâye edilecek hiçbir şey olmasaydı? Ya dilim ve gönlüm takat getiremeseydi de sussaydım? Derdimi söylüyorum ve bu bir hikâye oluyor. Bu hikâye senin hikâyene ulaşıyor, ona karışıyor, ona konuşuyor. Senin hikâyen de bana konuşuyor. Gayrı hikâyet etmediğim ve susmayı becerebildiğim için seni söylüyorum. Derdim ve halim aslında beni değil seni söylüyor. Bütün dertlileri söylüyor. Dost belasından kurtuluş istemeyenleri, aşk derdinden özge feraset istemeyenleri :


"Razıyem derdine yarin men şikâyet itmezem / Kendi halim söylerem gayri hikâyet itmezem / Derd ü mihnet yoldaşımdır bu yola azm ideli / Dost belâsından başım bir dem selâmet itmezem / Her ne kim Dost'tan gelir sabir ü şâkir durmuşam / Âşıkam derdim yeter özge ferâset itmezem".


"Âşık der incitenden / İncinme incitenden / Kemalde noksan imiş / İncinen incitenden".
Bunu ben bir diş hekiminden dinledim. Ona da Alvarlı Efe söylemiş. Bu dizeleri bana incinmişliğinin dip müziği olarak fısıldadı. Dedi ki: Dünya incitenlerle dolu. Ama olgunluk incinmemeyi bilmekte. Kin tutmamakta. Bağışlamakta. Şimdi içimde yün eğirir gibi bir sabır eğiriyorum kendime. Sövene dilsiz gerek diyerek. Öfkenin kor ateşini, içimin dehlizlerinde soğutup adam ederek. İnsan bu, bir sözden, bir halden, bir dudak kıvrımından inciniyor. Bazen bir susuştan, bir dalgınlıktan inciniyor. 'Bir bulutun yer değiştirmesinden' alınıveriyor. Sen ol ki incinmemeyi başar. Sen ol ki inciten senin yüzünde yeni bir hayatı okusun. Ol ki öfkeden oklar saplanmasın ruhuna, ol ki intikam seni esir almasın. İnciten ne yaptığını bilmiyor ama bak sen biliyorsun. Bırak kin kindarların, hınç zalimlerin, kötülük kötü kalplilerin olsun.


"İnsanlar vicdanla doğuyor ama onu sonradan yitiriyor".


Bunu bana bir üniversite profesörü söyledi. Ona da bir öğrencisi söylemiş. Bunları bana vicdanı kararan bir dünyada umudun dip müziği olarak fısıldadı. "O sözü duyduğum gün" dedi, "eve adeta bulutların üzerinde yürüyerek gittim". Yirmi yılı bulan bir tanışıklığın ardından bana ilk defa anlatıyordu 12 Eylül'ün o puslu günlerinde başına gelenleri. Evinin basılarak, yasak kitap bulundurmaktan hapsedilişini, yürüyerek sorguya götürülenlerin sedyeyle geri dönüşünü. O ağlayarak bunları anlatırken ben onun hikâyesine nasıl olup da bunca sene bigâne kalabildiğime şaşıyordum. Kitaplardan, filmlerden, yeni düşüncelerden keyifle konuşuyorduk ama işte ben kaç senedir onun yüreğindeki o en derin acıya değememiştim. Vicdan sahibi olmakladır ki başkasının acısıyla sarsılırız. Vicdan, bizi incitmekten alıkoyar. İnsanın temiz fıtratında vicdan yazılıdır, bir bebek başka bir bebeğin ağlamasına cevap verir. Biz büyürüz, dünya kirlenir, vicdanın ruha bıraktığı izler silinir.


Kemâl Sayar

31 Aralık 2009 Perşembe

Dizelerle Hayat...

Dizelerle Hayat...

Âfet-i gamdan acep dünyada kim âzâdedir
Herkesin bir derdi var madem ki Ademzâdedir
Bir humay-ı zevki bin sayyad-ı gâm takip eder
Böyle bir mevhuma,acep halk neden üftâdedir

(Dert âfetinden dünyada kurtulmuş, salıverilmiş olan kimdir?Âdemoğludur mâdem, herkesin bir derdi vardır.

Bir zevk kuşunu, bin gam avcısı tâkip eder.Birinden ikisinden kaçsan da, bininden nasıl kaçacaksın?Böyleyken nasıl olup da halk, yine de zevk kuşuna yakınlık duyar?)

(alıntı)

***

Etrafı, dünyayı ve hayatı doğru okumaktır bütün mesele. Böyle söylüyor kalem ve kelâm ehli. Israrla, ayrı ayrı açılardan bakarak dünyanın geçiciliğine işaret ediyor. Diyor ki; dünya hayatı bir uykudan ve hayâlden ibarettir. Tut ki hayâlinde sultan oldun, tut ki hayâlinde dilenci oldun. Uyandığın zaman ikisi de geçici olacağına göre ele geçmiş olan her şey sonsuz ve hakiki hayata başladığın zaman rüya hükmüne gireceğine göre ne diye gam çekersin.

Geç gelir tez gider deyû safa çekme keder
Âlemin hâli budur böyle gelir böyle gider

İçinde bulunduğumuz dünya hayatında safa geç gelir tez gider. Hâlbuki elem sıkça uğrar biraz da zor gider. Dünya hayatının tabiatı o, çünkü ta işin başında “çamurumuz karılırken yağan kırk günlük yağmurun otuz dokuzu gam biri neşeydi” diye takviye ederler manayı.

Göz yum cihâna aç gözünü dem gelir geçer
Sen göz yumup açınca bu âlem gelir geçer

ve şöyle devam eder;

Âdem oğlu âleme üryan gelir üryan gider
Nâle vü efgân ile giryân gelir giryân gider

İnsanoğlu dünyaya giyinmemiş olarak gelir ve öylece gider. Ağlaya ağlaya gelir ve yine ağlaya ağlaya gider. Aşağı yukarı aynı anlamda:

Hemân ağlayı geldim âleme ağlayı gittim ben
San ol nilüferim kim suda bittim suda yittim ben

Yani gelirken de giderken de dökülen göz yaşlarına işaret eder ve der ki; hani nilüfer çiçeği vardır ya suyun içinde doğar ve yine oracıkta ölüverir. İşte ben de geldiğimde yıkandım giderken yıkandım, suda bittim suda yittim.

Anlamlarının çözülmesi bir miktar daha zor gibi görünen Sâbit merhum da beytinde şöyle söyler. İçinde bulunduğumuz dünya hayatında sabırlı olmak gerektiğinde çok güzel işaret etmektedir.

Sunar bir câm-ı memlû bin tehî peymâneden sonra
Döner vefk-i murâd üzre felek amma neden sonra

Üst üste belki bin tane boş kadeh gelir. Arkasından bir dolu kadeh sunar şartlar, etraf , hayat. Ve senin mûradına uygun döner felek amma neden sonra. Sabra işaret eder. Güzelce sabretmek lazımdır, beklemek lazımdır. Dünya gamhânedir. Burada talebi çoğaltmamak lazım, emeli çoğaltmamak lazım. Çünkü ecel, emelin önündedir.

Av. Hayati İnanç

***

Yazılacak çok şeyler oluyor da içimden gelmiyor yazmak..Bu sıralar daha çok okuyorum.

Konya'ya gidip- döndüm Cemâlnur hanımlarla birlikte...

Resim ve videolar da var elimde ama yüklemek, anlatmak gerek :))
Çok selâm ve sevgiler ihmâl etmek istemediğim, aklımda, gönlümde olan tüm arkadaş- dostlarıma...

Güzelliklerle gelsin her yeni yıl...Umut olsun, şifâ olsun, devâ olsun gönüllere, cisimlere...
Aşk olsun...Muhabbet olsun...
Paylaşım ve huzur olsun...
E, daha ne olsun!... :))
Sevgiler çok çookkk...

Hatice/Hayat

10 Aralık 2009 Perşembe

Özledim... Ya sizler?...

Kuş Hâtıraları- İbrahim Sadri Link

Şiiri Gönderen : Ibrahim sadri
Şiir adı : Kuş Hatıraları
Benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar
rüyalarımıza melekler uğrardı.
Kapımızdan yoğurtçu
bahçemizden ishakkuşu
kalbimizden yeni çıkan şarkılar geçerdi.

kışın bir sobamız olurdu
sobanın yanında kedimiz
kedinin önünde yün yumağı
bir Hayat Bilgisi fotoğrafı gibiydik.

Yerli malı kullanan
yurdunun üç tarafı denizlerle çevrili
kuru incir üzüm fındık
tütün çay narenciye kavun-karpuz yetiştiren
kuru üzüm inciri satan
karşılığında
çamaşır makinesi radyo ve otomobil alan
bir toprağın fertleri...
Biraz yoksul biraz mütevekkil
biraz mahcup biraz kırılgan
biraz naif ama hep umutlu...

Özlerdik.
Memleketteki halamızı
ince doğranmış bir dilim pastırmayı
yurttan sesler korosunu
akşam komşuluklarını
radyo tiyatrolarını
sabah ezanını
kalaycıyı bozacıyı
münir nurettin şarkılarını
orhan boran yarışmalarını
kandil gecelerini
duvarlarımızın sarmaşıklarını
bakkalımızın utana sıkıla veresiye hatırlatmalarını
okul önü kozhelvalarını
akşam oturmalarını
ve hayatı...

Top oynardık
ip atlar kedi kovalar
taşlarla birbirimizin başını yarar
mahalle savaşları çıkarır
gece olunca da tutar babalamızın elinden
yazlık sinemaya gider
Sadri Alışık Vahi Öz
Belgin Doruk Cüneyt Arkın seyreder
Olimpos gazozlar içer
güler eğlenir bağırır çağırır
dönerken yıldızları sayardık.
Sıkı çocuklardık.

Hepimizin birer yıldızı vardı
onlara isim takardık
onlar da bize isim takardı
pus ve dumandan önce bu şehrin
geceleri gözkırpan ve isimler takılan yıldızları vardı.

Benim yıldızıma Mehlika adını vermiştik
biz kimseden yana değildik.

Kimsenin de kendinden yana olmasını istediği birileri
olmazdı.
Bir değirmendeydik
öğütülen
öğütülürken türküler söyleyen
buğday başaklarına benziyorduk.
Ben
çorbalardan tarhanayı
yemeklerden kurufasulyayı
sigaralardan harmanı
belki bunun için çok sevdim.

Yollar bozuk musluklar bozuk
ziller bozuk paralar bozuk
ama adamlar sağlamdı.

Bu şehrin yıldızları vardı.
Saçlarına kurdelalar takan
çivitle yıkanmış beyaz çoraplarına
leke bulaşmasın diye su birikintilerinden sakınan
gözleri önlerinde
yürekleri ve beslenme çantaları ellerinde
küçük çocukları vardı bu şehrin
bu şehrin yıldızları vardı.

Ben Fenerbahçeyi amcam Vefayı tutardı.
Konya tahıl ambarı Mersin muz cennetiydi.
Taksim'den Fatih'e troleybus kalkar
Şişhane'de mutlak raydan çıkardı.
Vallahi hayat zor ve fakat çok matraktı.

Muammer Karaca adına bir tiyatro binası yoktu
bizzat kendisi vardı.

Başımız ağrırdı komşumuz vardı
gönlümüz daralırdı komşumuz vardı
Çorbamızı umutlarımızı
memleket kadar kalbimizi paylaştığımız komşularımız
vardı.

Geceleri bekçimiz
gündüzleri sütçümüz
bizim kadar zayıf da olsa
nohuta makarnaya alışmış da olsa
Sarman adında bir kedimiz
ceperimizde kırık misketlerimiz
çamur bulaşığı ellerimiz
ve gülümseyen bir yüzümüz
göstermekten utanmayacağımız bir içimiz
bir araya gelerek çektirebileceğimiz
bir aile fotağrafımız vardı.

Bir sabah bütün iyi şeylerin
Ayvansaray iskelesinden
hayal ülkesine doğru demir alan
bir şirket-i hayriyye vapuru gibi
aramızdan ayrıldığını gördük.
Sonra Ayvansaray'ın suları çekildiğini yazdı
gazeteler
Süheyla hanımın Raci beyin
Melahat mehveş ablanın
Niko'nun Ercüment efendinin çekildiğini ise
yazmadılar nedense
Ama yok ama yoklar.

Ne harman sigarası kaldı geriye
ne olimpos gazozu
ne Sadri alışık.

Kalan bir tortuydu belki.

Belki kırık bir rüya denizi
belki suya düşürdüğümüz suretimizin
cep aynamıza nüktedan bir yansımasıydı herşey.
Herşey Maltepe sigarasının
her arandığında
her bakkalda bulunabilmesi ile
büyüsünü kaybetmişti belki de.

belki de biz bir rüya mı görmüştük?

Hadi hepsi yalandı.
Hadi hepsi hayaldi.
Hadi hepsini ben uydurmuştum
Ama rüyalarımızın melekleri
ve sofralarımızın daim konukları kuşlar?
Ya onlar?
Onları siz de görmediniz mi?
Sizin de sofranıza konup
rüyalarınıza uğramadılar mı?
Onlar da mı yalandı?

* * *

Hepimiz özlüyoruz, değil mi?
Bugün ablamla telefonda konuşurken de söz ettim bu konudan (ablam yurtdışında yaşıyor).
Geriye döndürmek isteyip de döndüremediğimiz ne çok şey var. Basit görünen ama yitik, ulaşılamayacak kadar uzaklaşmış bir rûh, yaşam rûhu, kültürel değerlerimiz, alışkanlıklarımız... :)
Nasıl "dur!..." demeli bu olumsuza yönelişe? Ne yapabiliriz?
Çözüm arayışlarımız bile sanalda. Oysa yaşam gerçek...
Gerçekten ne zamana dek bu kopuş?
Nereye gidiyoruz?...


Epeyce uzak kaldım yazmaktan, blog dünyasından...Çok şeyler var da yaz/a/madım işte...
Uzaktan izlemeye çalıştım sizleri...
10 gündür kızım hastaydı ve ben zorunlu durumlar dışında ona nezâret etmeye çalıştım.

Şeb-i Arûs etkinlikleri başladı. Yarın Bağlarbaşı'nda, C:tesi ve Pazar Sütlüce' de etkinlikler var.
Pazar akşamı yola çıkmam gerekiyor bir engel olmazsa, inş.
Konya'ya yolculuk, birkaç günlüğüne...
Bakalım, kısmet...

Sevgiler...
Hatice

27 Kasım 2009 Cuma

Bayramlar Bayram Ola... :))

Bayramlar Bayram Ola... :))Tüm arkadaş ve dostlarımın Bayramını kutlar, sağlık esenlikler dilerim.
Sizleri seviyorum. :))

23 Kasım 2009 Pazartesi

On iki yıldan sonra...(Günce'm)

On iki yıldan sonra...(Günce'm)



On iki yıldan sonra buluştuğum bir dostumla Boğaz turundayız.Bize eşlik eder misiniz? :))

Sevgili Canan,
En azından bir video kaydı göndereyim dedim.Yazamadım güne dair olanları...
Belki elim değer de eklersem diye de GÜnce kaydı attım başlığa.
Sevgiyle kucaklarım.

10 Kasım 2009 Salı

3 Kasım 2009 Salı

Trabzon, geçmiş zaman...

Trabzon, geçmiş zaman...



Tüm günbatımları evimizin terasından, güller bahçemizden (pembe sarmaşık gülleri komşumun bahçesinden) ,deniz resimleri arkadaşımın yazlık evinden, yayla resimleri geçen yıl ziyarete gittiğimde arkadaşımın yaylasında (Sultanmurat Yaylası) çektiğim resimlerden derlenmiştir.
Fon müziği; Secret Garden, Cafe Anatolia-Dream's albümünden...

*
Bir süreliğine 'içimde'yim. Yazmak istesem de elim varmıyor.Tüm canlara sevgiler...

2 Kasım 2009 Pazartesi

Olgunluk...

Olgunluk...

20 li yaşlara kadar iyilikle kötülüğün ülkesi, kalın sınır çizgileriyle ayrılıyor birbirinden.

Sıkı dostları ve düşmanları oluyor insanın. On ları ölesiye seviyor ya da ölesiye nefret ediyor onlardan.

30 larında yalanı hakikatten ayırt etmeye başlıyor.İyi sandıklarının hıyanetiyle tanışıyor, sır tında dost işi hançer darbeleriyle ; ve en kötü zannettiği şefkatle imdadına yetişiveriyor.

Zaman kanatlanıp da 40 ına yaklaştığında insan, iyiyi kötüden ayıran hudut çizgilerini bir birine karıştırıyor.

İyilere nakşolmuş kötüyü ve kötülerin içindeki iyiliği de keşfediyor ademoğlu.

Anlıyor ki, iyi insan / kötü insan yok ; insanın içinde iyilik ve kötülük var, kötüyle iyi panzehiri değil birbirinin ; kankardeşi. İyilerle kötüler çekiştirmiyor ipi. İyilik ve kötülükten örülmüş ibrişimin kendisi.


Bunu anlayınca şaşmıyorsun nefretin birden şehvete dönüşmesine ; acı girdaplarının içinde hazzın raksetmesine.Tevazuyla gurur,haysiyet likle onur el ele yürüyor.

İnsan, şuuraltındaki isyankarla sahtekarı, gü nahkarla tövbekarı birarada farkediyor. Benim, hükmeden ve boyun eğen,zulmeden ve acı çe ken.Bunca şiddet kadar onca merhamet de benim eserim.


Minneti nefrete, korkuyu cesarete, zaferi hezimete bulayan benim.Kundak bezime tıpatıp benziyor kefenim,hayatım muhteşem ve sefil, mağrur ve rezil, hayasız ve asil.Ben, hem örs hem çekicim.


İşte bu keşif kolaylaştırıyor yaşamı..Anlıyorsun ki toplumlar gibi insanlar da kanlı içsavaşlarına borçlu ilerlemesini..

O zaman , iyileri kötülerden ayırmak gibi nafile bir uğraşı bırakıp ''başta kendin olmak üzere'' insanların içindeki iyiliğin peşine düşüyorsun ; kıymet bilmeyi ve '' yine başta kendin olmak üzere '' herkesi hoş görmeyi öğreniyorsun.

Tükendikçe pahalanıyor zaman ; günler azaldıkça uzuyor. Saçların gibi, seyreldikçe değerleniyor dostların.Günahları ve zaaflarıyla da övünüyor insanlar;sevapları ve zaferleri kadar.

Önemli değil kaç kez yenildiğin ; önemli olan, kaç yenilgiden sonra yeniden doğrulabildiğin.

Bu paramparça ruhlardan, çelişkili duygulardan,çatışmanın açtığı yaralardan mucizevi bir ahenk çıkıyor ortaya

ki '' OLGUNLUK '' diyorlar adına.....

1 Kasım 2009 Pazar

Ruhlarımız Geride Kalıyor...

Ruhlarımız Geride Kalıyor...

Bir zamanlar Afrika'da kayıp bir şehri aramakta olan arkeologlar, beraberlerindeki eşya ve yükleri, hayvanların ve yerlilerin yardımı ile taşıyarak uzun bir yolculuğa çıkarlar. Kafile zor tabiat koşullarında, balta girmemiş ormanların içinde ilerleyerek, nehirleri, çağlayanları geçerek yolculuğa günlerce devam eder. Fakat günlerden bir gün yerlilerin bir kısmı birden dururlar.


Taşıdıkları yükleri yere indirir ve hiç konuşmadan beklemeye başlarlar. Ulaşmak istedikleri yere bir an önce varmak isteyen Batılı arkeologlar bu duruma bir anlam veremez, zaman kaybettiklerini, bir an önce yola devam etmeleri gerektiğini anlatarak, yerlilerin neden durduklarını öğrenmek isterler. Fakat yerliler büyük bir suskunluk içinde sadece bekler.

Bu anlaşılmaz durumu, yerlilerin dilinden anlayan rehber, onlarla bir süre konuştuktan sonra şu şekilde ifade eder:
"Çok hızlı gidiyoruz. Ruhlarımız geride kalıyor."

Bu sahne, Michelangelo Antonioni'nin 1995 yapımı "Par dela les Nuages" (Bulutların Ötesinde) adlı filminden alınmıştır.

Modern şehir hayatının ve çağımızın getirdiği en büyük sorunlardan biri bu; "hızla, sonu bir türlü gelmeyecek olan hedeflere doğru çılgınca koşuşturmak" ve koşuştururken etraftaki ayrıntıları, manzaraları, küçük mutlulukları, kısaca hayata dair pek çok yaşanası güzelliği görememek ve kaçırmak...
Ya da yaşanan yığınla drama, saçmalığa ve ilkelliğe seyirci kalmak, duyarsızca sadece bakıp geçmek ve gitmek.


"Çok hızlı gidiyoruz. Ruhlarımız geride kalıyor."
Alıntı

Acının Gizlediği Armağan


Acının Gizlediği Armağan

Bir gün okyanusta yol alan bir gemi kaza geçirerek battı. Gemiden sağ kurtulan adamı, dalgalar küçük, ıssız bir adaya kadar sürükledi.

Adam ilk günler kendisini kurtarmasını için Allah'a yakardı ve yardım bulurum umuduyla ufka baktı. Ama ne gelen oldu, ne giden…

Daha sonra rüzgardan, yağmurdan ve zararlı hayvanlardan korunmak için ağaç dallarından ve yapraklardan bir kulübe yaptı. Sahilde bulduğu, gemiden arta kalan konserve, pusula gibi eşyaları bu kulübeye koydu.

Günler hep aynı şekilde geçiyordu. Balık avlıyor, pişirip yiyor ve ufku gözlüyor, kendisini kurtarması için Allah'a dua ediyordu. Bir gün tatlı su getirmek için yürüyüşe çıkmıştı, geri döndüğünde kulübesinin alevler içinde yandığını gördü. Duman, dans ede ede göğe yükseliyordu. Başına gelebilecek en kötü şeydi bu.

Keder ve öfke içinde donakaldı. Şimdi bu ıssız adada, başını sokabileceği bir kulübe bile kalmamıştı. "Allah'ım, bunu bana nasıl yapabildin?" diye feryat etti. O geceyi keder ve üzüntü içinde geçirdi. O kadar dua ettiği halde, başına bu olay geldiği için sitemler etti.

Ertesi sabah erken saatlerde, adaya yaklaşmakta olan bir geminin düdük sesiyle uyandı!

Bitkin adam kendisini kurtaranlara sordu;

"Benim burada olduğumu nasıl anladınız?"

Cevap onu hem şaşırttı, hem de utandırdı:

"Dumanla verdiğiniz işareti gördük!"

http://img241.imageshack.us/img241/7848/472663b15imefkfutz2.gif


Canımızı sıkan, gözyaşlarımızı inci gibi döküveren olaylar sessiz bir kurtuluş çağrısı, bir mutluluk davetiyesi belki de… İlk bakışta dayanılmaz gelen acı anlar, sonrasında kalbimizi kuş gibi hafifleten, ruhumuzu ısıtan tatlı tecrübelere dönüşüyor. Aydınlıkta seçemeyeceğimiz bir ışık, karanlık basınca fenerimiz oluyor. Keyfimiz yerindeyken burun kıvırdığımız tavsiyeler, yaslı anlarımızda imdadımıza yetişiyor. İyilik hallerinde sırt çevirdiklerimiz, zor anlarda sırtımızı dayadıklarımız oluyor.

Hikayede yanan kulübenin dumanıyla kurtuluş umudunun yeşermesi gibi, yaşamımızdaki kırık dökükler, yıkıntı ve ziyanlar, kayıp ve yenilgiler yenilenmenin, yeniden doğuşun tohumlarını ekiyor aslında…

Acı, derinlerinde gizlenen tatlı hediyelerle dolu. Yapmamız gereken, acıyla barışıp onu çözümlemek, gizlediği armağanı kalbimize buyur etmek…

27 Ekim 2009 Salı

Bu dünyada yolcuyuz...

Yaşamın anlamını kavramak için dünyayı dolaşmaya çıkan bir genç, gezdiği ülkelerden birinde ünlü bir bilgeyi ziyarete gitmişti. Gezgin genç, bilgenin yaşadığı evde, tüm duvarların kitaplarla kaplı olduğunu gördü. Fakat evi dikkatle gözden geçirdikten sonra, yerde bir kilim, duvar dibinde yatak olarak kullanılan bir sedir, ortada ise bir masa ve sandalyeden başka evde hiçbir eşyanın olmadığını gördü ve merakla sordu:


"Neden hiç eşyanız yok?" dedi. "Koltuklarınız, kanepeleriniz, büfeleriniz .. onlar nerede?"


Bilge, bu soruya karşılık olarak kendi bir soru sordu gezgin gence; "Senin de yalnızca, sırtında taşıdığın küçük bir çantan var yavrum" dedi. "Peki, senin eşyaların nerede?"


Gezgin genç, kendini savunurcasına yanıtladı bu soruyu: "Ama görüyorsunuz ben yolcuyum."


Ünlü bilge, hak verircesine güldü: "Ben de öyle, yavrum" dedi. "Ben de öyle...

"DOMUZ GRİBİ'NDEN KORUNMAK İÇİN BASİT FAKAT ETKİLİ ÖNLEMLER


"DOMUZ GRİBİ'NDEN KORUNMAK İÇİN BASİT FAKAT ETKİLİ ÖNLEMLER:


Merak edenlere;

DOMUZ GRiBi KONFERANS NOTLARI 20.10.2009 CERRAHPAŞA TIP FAK. Hastanesi;

"DOMUZ GRİBİ'NDEN KORUNMAK İÇİN BASİT FAKAT ETKİLİ ÖNLEMLER.

Mikrobun vücuda giriş noktaları yalnızca burun delikleri, ağız ve boğaz yoluyla olmaktadır. Çok bulaşıcı bir yapıya sahip olmasından dolayı her türlü önleme karşı H1N1 virüsüyle temas etmekten kaçınmak veya korunmak imkânsızdır. H1N1 virüsüyle temas etmek virüsün vücutta çoğalması kadar önemli değildir. Sağlığınız yerinde ve H1N1 hastalık belirtileri göstermiyorken virüsün vücutta üremesini, belirtilerin daha da şiddetlenmesini ve ikincil enfeksiyonların gelişmesini önlemek için dikkatimizi N95 veya tamiflu gibi ilaçları stoklamaya vermek yerine çoğu bildirgelerde bahsedilmeyen bazı çok basit önlemleri uygulayabiliriz.

1. Ellerin sıklıkla yıkanması ( Bütün bildirgelerde bahsedilmiştir)
2. "Hands-off-the-face" "Ellerinizle yüzünüze dokunmayın" yaklaşımı. Yemek, banyo ve yara bakımı gibi zorunluluklar dışında yüzünüzün herhangi bir yerine dokunmaktan kaçınınız.
3. Ilık tuzlu suyla günde iki kere gargara yapınız( tuza güvenmiyorsanız Listerine kullanınız). H1N1 'in boğaz ve burun boşluklarında çoğalıp enfeksiyona sebep olarak karakteristik belirtileri göstermesi için 2 -3 güne ihtiyacı vardır. Sağlıklı bir kişinin ılık, tuzlu suyla gargara yapmasının etkisi hastalığa yakalanmış olan bir kişinin tamiflu kullanması ile aynıdır. Bu basit ucuz fakat güçlü önleyici yöntemi küçümsemeyiniz.
4. Yukarıdaki 3. Önleme benzer olarak; Burnunuzun içini en az günde bir kere ılık tuzlu suyla /serum fizyolojikle temizleyiniz. *Günde bir kere burnunuzu sümkürün ve sonra ılık tuzlu suya batırılmış pamuk tamponlarla silerek temizleyiniz. Bu yolla burnunuzda bulunan virüs sayısını etkili bir şekilde azaltmış olursunuz.
5. Narenciye suları gibi C vitamin bakımından zengin olan yiyecekler kullanarak doğal bağışıklığınızı güçlendiriniz. Eğer ilave olarak C vitamin kullanmak zorunda iseniz emilimi artırmak için mutlaka Çinko ile birlikte alınız.
6. Bitkisel çaylar, çay, kahve gibi sıcak veya ılık içeceklerden içebildiğiniz kadar çok içiniz. * Sıcak içecekler içmek gargara yapmakla aynı etkiye sahiptir fakat ters yöne doğru. Sıcak içecekler virüsleri yaşamaları mümkün olmayan ortama sahip olan mideye doğru yıkayarak götürürler. H1 N1 virüsü mide'de çoğalamaz, herhangi bir zarar veremez ve hayatiyetini devam ettiremez."

Dr.Vinay Goyal


Domuz Gribi pandemisinde bu kış ikinci dalga bekleniyor.
11 Ekim 2009 itibarı ile dünya genelinde %1.18 (399,232. vak'ada 4,735. ölüm) mortalite hızıyla seyreden salgında tıpkı 1918 H1N1 pandemisinde olduğu gibi ikinci dalgada mortalite hızının artması söz konusu olabilir.